Kültür - Sanat

Resim Heykel Müzesi’nde büyük hırsızlık

Yazan : AdSıZz 9 Mart, 2010 (0) Yorum

Birbirinden değerli 18 eser çalındı

Başkentin önde gelen müzelerinden Resim Heykel Müzesi’nden 18 eserin çalındığı tespit edildi. Edinilen bilgiye göre, müzede yaşanan hırsızlık olayı, Resim Heykel Müzesi Müdürü Ömer Osman Gündoğdu’nun polise önceki gün yapılan sayımda ‘eksik çıkıyor’ şeklindeki şikayeti üzerine ortaya çıktı. Olaya el koyan Ankara Emniyet Müdürlüğü Kimlik Tespit ve Olay Yeri İnceleme Şube Müdürlüğü ile Asayiş Şube Müdürlüğü ekipleri müzedeki eserlerden 5′nin çalındığını belirlerken, Hoca Ali Rıza’ya ait 13 karakalem çalışmanın yerine fotokopilerinin konulduğu tespit edildi.

Müze çalışanlarının alınan ifadelerine göre hırsızlık olayının 4 yıllık zaman içinde birkaç kez yapıldığı değerlendiriliyor. Öte yandan, müzenin bir bekçisinin geçtiğimiz yıl gerçekleşen başka bir tarihi eser hırsızlığından gözaltına alındığı ve zanlı olarak sorgulandığı öğrenildi.

Kategoriler : Kültür - Sanat Etiketler :

Engelleri fotoğrafla aştılar

Yazan : AdSıZz 9 Mart, 2010 (0) Yorum

İstanbul’da zihinsel kısıtlı çocuklardan fotoğraf sergisi

Özel eğitim gereksinimi olan – farklı zihinsel kısıtlı- çocuklar ve gençlerin; Z!H!N Ergo Sum Fotoğraf Atölyeleri Grubu üyelerinden aldıkları fotoğraf eğitimi sonucunda ortaya çıkardıkları birbirinden çarpıcı fotoğraflar; İzmir, Çanakkale, Kıbrıs ve Ankara`dan sonra şimdi de Fransız Kültür Merkezi`nde sergilenecek.

Sergide; 12 atölye katılımcısının (Alican Irmak, Atike Gürleyen, Başak Temoçin, Coşkun Çetinkol, Fırat Demiral, Gökhan Uluekmekçi, Hanife Gündoğar, Münir Algan, Samet Tosun, Serdar Karalı, Serpil Kırçiçek ve Şükran Karateke) 5 ay süren proje kapsamında aldıkları 2 aylık eğitim ve çalışmalarının sonuçlarını görmek mümkün.

Sergi fotoğrafları; İzmir`de; Balıkçı Barınağı, Doğal Yaşam Parkı, Hurdalık, tekstil atölyesi, tarihi Agora gibi çeşitli mekanlarda yapılan fotoğraf çekim gezileri ile toplam 40 günlük fotoğraf çekim çalışması sonrası elde edilen sonuçlar arasından seçilen 30 kareden oluşuyor.

Sergi, 11 Mart akşamı Fransız Kültür Merkezi`nde 19:00 da gerçekleşecek açılış sonrasında; 8 Nisan`a kadar gezilebilecek.

2007 yılı Şubat ayında ZİÇEV, Zihinsel Yetersiz Çocukları Yetiştirme ve Koruma Vakfı bünyesinde ( www.zicev.org.tr ); özel eğitim gereksinimi olan bireylere (özellikle çocuk ve gençlere) gönüllü fotoğraf eğitimi vermek üzere kurulmuş olan atölye Vakfın; Ankara Şubesi`nde (AFSAD) Ankara Fotoğraf Sanatçıları Derneği`nin desteğiyle 24 katılımcı ve 2009 Şubat ayından beri de, yine Vakfın İzmir Şubesi`nde, bu defa Avrupa Komisyonu‘ ndan sağlanan hibeyle, Ege Üniversitesi Fotoğraf Topluluğu (EFOT) desteğiyle 12 katılımcı ile eğitim ve çalışmalarını sürdürüyor. E – Fotoğraf Dergisi FOTORiTiM ( www.fotoritim.com ) de atölye çalışmalarının bir sosyal proje olarak yaygınlaşmasına internet ortamında destek veriyor.

T.C. Başbakanlık, DPT, AB Eğitim ve Gençlik Programları Merkezi Başkanlığı ( www.ua.gov.tr ) Gençlik Programı kapsamında ve Avrupa Komisyonu‘ ndan sağlanan hibeyle; N. Elif Vargı (Yasal Temsilci), Aslı Satı Erdoğan (Proje Sorumlusu), Güzin Tezel (Proje Koçu) ve Ege Üniversitesi Fotoğraf Topluluğu (EFOT) üyeleri (Barış Kocamaz, Bernis Sütçübaşı, Sevim Temel, Mustafa Çağrı Güngören, Emine Karaduman, Didem Açıkalın ve Aylin Kara) desteği ile ZİÇEV, Vasfiye Orhan Akyıldız Özel Eğitim Okulu bünyesinde kurulan atöye çalışmalarından oluşan sergi, İzmir, Çanakkale, Kıbrıs ve Ankara` dan sonra şimdi de İstanbul Fransız Kültür Merkezinde sergilenecek.

Kategoriler : Kültür - Sanat Etiketler : , , , ,

Vizyona yeni bir Atatürk filmi geliyor

Yazan : AdSıZz 9 Mart, 2010 (0) Yorum

‘Dersimiz Atatürk’ün başrolünde Halit Ergenç bulunuyor

Senaryosunu “Şu Çılgın Türkler” ve “Diriliş” kitaplarıyla tanınan Turgut Özakman’ın yazdığı, çocuklara ve gençlere Atatürk’ü anlatmayı hedefleyen ‘Dersimiz Atatürk’ 19 Mart’ta vizyona giriyor.

Yapımcılığını Birol Güven ve Serkan Balbal’ın üstlendiği, yönetmenliğini Hamdi Alkan’ın yaptığı filmde başrolleri Halit Ergenç, Çetin Tekindor ve Batuhan Karacakaya paylaşıyor.Halit Ergenç’in Atatürk’ü canlandırdığı, çocuklarımıza ve genç nesile Atatürk’ü en doğru, en yalın ve en seyre değer şekliyle anlatma amacı taşıyan filmin anlatıcısı konumunda olan ve filme ismini veren dersin hocasını, yani “Tarihçi Dede”yi sinemamızın duayenlerinden Çetin Tekindor oynuyor.

Tarihçi Dede’nin torunu ve torununun okul arkadaşlarına Atatürk’ü anlatmasıyla başlayan film, sinema tekniklerinin kullanıldığı bir ders niteliğinde… Tarihçi Dede çocuklara Mustafa Kemal’in çocukluğunu, okul hayatını, askerlik kariyerini anlatır, Kurtuluş Savaşı’nın en önemli cephelerine götürüyor.

Kategoriler : Kültür - Sanat Etiketler : ,

AKADEMİ’NİN ‘ÖLÜMCÜL TUZAK’I

Yazan : AdSıZz 9 Mart, 2010 (0) Yorum

Her yıl olduğu gibi bu yıl da Oscar ödüllerinden çıkan sonuç ‘Yılın en iyi filmini ödüllendirdik’ cümlesinin bir karşılığını vermedi. Halbuki aday filmlerin ona çıkması ve geçtiğimiz yıl 2008’in en iyi iki filminden “Milyoner” (“Slumdog Millionaire”) ile “Benjamin Button’ın Tuhaf Hikayesi”nin (“The Curious Case of Benjamin Button”) rekabete girmesi, bir ümit ışığı olmuştu benim açımdan. Ancak bu seneye baktığımızda yine Amerikancı iki film ödülün favorisiydi.

‘Korku başyapıtı çek alamazsın, milliyetçi savaş filmi çekersen ödül senin!’

“Avatar”, herhalde bir bilimkurgunun ne kadar şekline şemaline uygun çekilip geniş bir kitleye hitap edebileceğinin bir kanıdıydı. Hem 250 milyon dolarlık bütçesiyle rekor kırmış, hem stüdyo sistemini sallamış, hem de western kalıplarını Pandora Gezegeni’ne yerleştirerek insan-kızılderili savaşını yeni bir ortama taşımıştı. Belki politik anlamda emperyalist veya tutucu demek mümkün değil idi film için. Ama ‘tam Oscar’lık’ tanımını da hak ediyordu.

Tabii ilginçtir Irak Savaşı’nda Amerikan askerlerinin durumunu anlatan emperyalist ve militarist bir film Oscar’a uzandı. Aslında çok da ilginç değil bu durum. Öyle ki Kathryn Bigelow daha önce bir korku başyapıtı olan “Karanlık Bastığında”yı (“Near Dark”, 1987) ve 90’ların en iyi bilimkurgularından olduğu kabul edilen “Tuhaf Günler”i (“Strange Days”, 1994) çekmişti.

Yani o türlere Oscar ödülü verilmediği için son iki filmiyle politik sulara giren eserler üretebildiğini gösterdiği için Bigelow ödüllendirildi. Yani bir kural daha bozulmadı: ‘Hak edene değil, zamanı gelene!’. Üstüne üstlük her iki film de biri Irak’a diğeri Rusya’ya karşı ABD’nin değerlerini savunan, o ülkeleri ise küçük duruma düşüren milliyetçi filmlerdi.

“Pan’ın Labirenti”, “The Matrix” gibileri de alamamıştı

Aslında fantastiğe, korkuya ve bilimkurguya karşı olan, onların hala B filmi olduğunu zanneden Akademi üyelerinin bu ödülü vermesi sürpriz olmadı. Öyle ki en şekle şemale uydurulan “Avatar” dahi bilimkurgu kontenjanından ödülü alamadı.

Zaten şu ana kadar ‘fantastik sinema’ alanında sadece Peter Jackson’ın “Yüzüklerin Efendisi: Kralın Dönüşü” (“Lord of the Rings: Return of the King”, 2003) ile Oscar’a uzandığını görebiliyoruz. Son 10 yıla bakınca, “Pan’ın Labirenti” (“El Labirento Del Fauno”) yabancı dilde film kategorisinde favori olmasına karşın ‘fantastik sinema’ başyapıtı olduğu için, “The Matrix” ise ‘bilimkurgu’da çığır açtığı için teknik dallara hapsedilmişti.

Lafın özü herhalde bir bilimkurgu veya korku filmi asla Oscar almayacak. Çünkü 40 senedir A sınıfının içine giren bu türler, nedense halen ‘çöp’ muamelesi görüyorlar. Ne kadar gişe yapsalar da, stüdyo sistemine katkıda bulunsalar da bu bakış açısında bir değişiklik olmuyor.

Yenilikçi filmler, acaba ‘espri’ olarak mı görülüyor?

Aslında işin ilginci bu yılki Oscar törenlerinin bu duruma bir bakış odaklı geçtiği de söylenebilir. Öyle ki özel bir bölüm olarak ‘korku filmleri tarihi’ mercek altına alındı. Bunun yanında ciddiye alınmayan gençlik filmlerinin has yönetmeni John Hughes vefatı sebebiyle özel bir koreografiyle anıldı.

Hatta 2009’un en iyi animasyonu olan “Yaman Tilki”nin (“Fantastic Mr. Fox”) George Clooney’nin canlandırdığı ana kahramanı Bay Fox’un ağzından ‘Animasyon dalında bütün adaylar çizgi filmmiş. Bizim ne işimiz var burada?’ dedirtildi. Yani geleneksel olanın rafa kalkabileceğini gösteren espriler yapıldı. Ancak sadece espri yapılabiliyormuş. Yine ödülü, bu sefer de ‘Irak Savaşı filmine henüz ödül vermedik’ yargısıyla bir politik-dram aldı.

Üstelik bu durumun ana sebepleri de o filmin Iraklıları küçük düşürmesi, Amerikancı takılması, militarist bir söylemle savaş güdüsünü aşılaması ve milliyetçi olması idi. Öyle ki tersini Akademi kaldıramazdı. Aslında bu durum biraz da Obama karşıtı bir hareketti. Onun da sus payı “Acı Bir Hayat Hikayesi”ne verilen iki ödüldü aslında.

Muhalif olursan ‘cız’ olur!

Ancak işin ilginci ama belki de olağan tarafı, sadece “Ölümcül Tuzak”, “Tanrının Vadisinde” (“In The Valley of Elah”), “Krallık” (“The Kingdom”), “Uçurtma Avcısı” (“The Kite Runner”) gibi Amerka propagandası yapan 11 Eylül sonrası filmlerin Oscar’larda öne çıkarılması ve geniş gösterime girmesiydi şu zamana kadar.

Buna paralel olarak ise “Arslanı Kuzulara” (“Lions for Lambs”), “Görev Uğruna” (“Stop-Loss”), “İhanet” (“Breach”), “Hain” (“Traitor”), “Devlet Oyunları” (“State of Play”) gibi filmlerin tabiri caizse dışlanmaları dikkat çekti. Öyle ki sözünü ettiğimiz eserler, bu konuyla ilgili son 10 yılın muhalif örnekleri…

Bunların tamamı da yönetmenlik açısından sorunları olmayan, kendi sinema dillerinin gereklerini yerine getiren eserler. Üstelik “Görev Uğruna”, yine bir kadın yönetmenin filmi. Hem de Hilary Swank’a Oscar getiren “Erkekler Ağlamaz”ın (“Boys Don’t Cry”, 1999) Akademi’nin sevdiği yönetmeni Kimberly Peirce’ın imzasını taşıyor. Ana meselesi de ABD’deki ‘Stop-loss’ adlı askerden döndükten sonra tekrar çağrılma kuralının insan dışı hali. Yani dikkat çekici bir konu.

Yıkama yağlama seansları

Ancak Akademi yine tutucu tavırlarıyla canının görmek istediği kadın yönetmeni, canı istediği zaman ödüllendirdi. Korkuya, bilimkurguya, gençlik filmlerine önem veriyoruz gibi gösteriş yapması ise göstermelikti. Genç kitleyi ‘yıkama yağlama seansları’ da denebilir buna hatta. Öyle ki “Aşkın (500) Günü” (“(500) Days of Summer”), “Sugar”, “Bloom Kardeşler” (“The Brothers Bloom”), “Mary & Max” gibi postmodern ve yenilikçi eserler, heykelciğin yakınına bile yanaşmamışken böyle bir eğilimin izini sürmek bir hayli ilginç.

Zaten 2009’un önemli korku filmlerinden “Paranormal Activity” de anca skeçli bir espri olarak törenlere girebiliyor. Zira ‘en iyi film’ adayı olması konusunda ciddiye alınmıyor korku ve bilimkurgu. “Avatar” ve “Yasak Bölge 9” (“District 9”) aday olduğunda da sonuç ortada. Öyle ki bu seneki törenin ana teması ‘birlik çağrısı yapmak’ idi. Kadını, siyahisi, beyazı ve bütün türleriyle…

Tabii ucuz korku filmlerinin usta yönetmeni Roger Corman’ın onur ödülü alması da bu durumun bir kanıdıydı. Tabii açılışta sahneye kadın ve erkek oyuncu adaylarının beraber çıkmalarının ardından onların ödüllerinin, Oscar’la alakası olmayan ‘can dostu’ arkadaşlarının açıklamaları sonrası verilmesi de, ‘yıkama yağlama seansları’na ekleniyordu.

Tuzak gerçekmiş meğer!

Bu da zaten ana ödülü dağıtımcısı Tiglon’un istemeden çevirdiği “Ölümcül Tuzak”ın ismine atıfta bulunan bir durum. Bir anlamda Akademi üyelerinin ‘Ölümcül Tuzak’ı olarak anılabilir 82. Oscar Ödül Töreni’ni. Öyle ki hem 10 filmlik aday listesi kuralıyla popüler ama şansı olmayan filmler ve hatta bilimkurgular dahil edildi, hem de bu ‘kimse kırılmasın’ mantığının izini süren geleneğin devamında törende de aynı anlayış devam etti.

Oscar ödüllerinin bu yılki sunucularını ise pek beğendiğimi söyleyemeyeceğim. Steve Martin ile Alec Baldwin, birkaç espri dışında sahneye yakışmadılar. Sondaki ‘Avatar artık geçmişte kaldı’ esprisini zavallı Kathryn Bigelow’un kollarını tutarak yapmaları ise pot kırmalarına sebep oldu. Halbuki Cameron bile eski eşini ayakta alkışlamıştı. Yani Spielberg’ün almadığı zaman yaptığı o ‘ağız burun büküp oturma’ egosunu göstermedi tüm o 10 yıllık çalışmasına karşın…

Kategoriler : Kültür - Sanat Etiketler : , , ,

Tarihi bir Oscar töreni

Yazan : AdSıZz 9 Mart, 2010 (0) Yorum

Oscar’da bu yıl birçok ilk yaşandı

Bu yılki Oscar töreninde birçok ilk yaşandı. Bu ilkler arasında öne çıkanları şunlar:

*Hem Avatar hem de Hurt Locker filmleri 9 dalda Oscar’a aday gösterildi ve her ikisi de savaşı konu ediniyor ancak farklı gezegenlerde.

*İki filmin yönetmeni eski karı-koca. Yani karı-kocanın boşandıktan sonra da rekabetleri Oscar’a kadar uzanmış durumda. Avatar’ı herkesin malumu Titanic filminin de yönetmeni olan James Cameron’ın vizyonundan sinemaseverlere ulaştı. Hurt Locker ise James Cameron’un eski eşi Kathryn Bigelow tarafından beyaz perdeye aktarıldı.

*Hurt Locker çok düşük bütçe ile çekilmiş (yaklaşık 11 milyon dolar). Avatar ise, bugüne kadar yapılmış en pahalı film (400 milyon dolar civarında) olma özelliğine sahip.

*Hurt Locker’ı Amerika genelinde ancak 12 milyon izleyiciye ulaşılabilmiş ve sadece “Independent” yani bağımsız sinemalarda gösterildi. Avatar ise sadece Amerika değil dünya genelinde milyonlara ulaşarak bugüne kadar en fazla gişe hasılatı yapan film odu.

*Bu yıl ilk defa bir kadın yönetmen “en iyi yönetmen” dalında Oscar’a aday. Bu Oscar tarihinde bir ilk olarak tarihe geçmiş durumda.

* Kathryn Bigelow Oscar tarihinde en iyi yönetmen ödülünü alan ilk kadın yönetmen oldu.

*Bir başka ilk ise Oscar’a yönetmen dalında ilk defa Afrika-Amerikan kökenli bir yönetmenin aday gösterilmesi oldu.

*Yine bir başka ilk bu sene, Oscar da 5 değil tam 10 aday “en iyi film” dalında mücadele etti.

*Bu sene yalnızca belli sayıdaki jürinin değil Akademi’nin 5 bin 830 üyesinin oyları ile Oscar sahiplerini buldu.

*Bu yıl ödül alan sanatçılara, ödül aldıktan sonra yapacakları konuşmaları için süre kısıtlaması getirildi.

Kategoriler : Kültür - Sanat Etiketler : , ,

Manga ‘We Could Be The Same’le Yarışacak

Yazan : |3uRaK 4 Mart, 2010 (0) Yorum

55. Eurovizyon Şarkı Yarışması’nda, Manga ‘We Could Be The Same Şarkısıyla Yarışacak.

Bu yıl Norveç’in Oslo kentinde gerçekleştirilecek 55. Eurovision Şarkı Yarışması’nda Türkiye’yi temsil edecek olan Manga, düzenlenen özel bir geceyle yeni şarkısını tanıttı. Manga Grubu, şarkılarının tüm dünyaya “Sevgi”yi anlatacağını söyledi.

TRT’nin Tepebaşı Stüdyoları’nda gerçekleştirilen basın toplantısının ardından grup, “We could be the same” (Aynı Olabiliriz) isimli şarkısını canlı yayında seslendirdi.

TRT Genel Müdürü İbrahim Şahin, Manga grubuna güvendiklerini ve Eurovision’da iyi bir başarı elde edeceklerine inandıklarını söyledi. TRT’nin internet sayfasında düzenledikleri oylama sonucu Manga grubuyla çalışmaya karar verdiklerini dile getiren Şahin, “İnternet sayfamızda açtığımız bir oylamada Manga birinci gelmişti, bunun üzerine kendilerine bu teklifi getirdik. Tüm Eurovision programları da TRT’den canlı olarak seyeredilebilecek.” dedi.

Eurovision’da bu sene yenilikler olduğunu da dile getiren Şahin, “Yarışmada bu sene şarkılar bittikten sonra oylama yapılmayacak, eserler başladıktan itibaren oylamalar başlayacak. Ayrıca, yarı finallerde de oylama yapılacak bu işi biraz zorlaştırıyor ama bizim için avantaj olabilir.” şeklinde konuştu.

Doğu bloku ülkeleri için Eurovision’un çok önemli bir şey olarak görüldüğünü dile getiren Şahin, “Bu sene daha geç bir vakitte tanıtımlara başladık ülkemizde ve Doğu bloku ülkelerinde bu yarışma çok fazla önemseniyor çalışmalara geç başlamamızın nedeni aslında bu işin ateşini biraz söndürmekti.” diye konuştu.

Yarışmada sadece iyi müzik yapmakla birinci olunmadığını belirten Şahin, “Yarışmada oylama var, bu sene Azerbaycan iddialı bir parçayla çıkıyor, bu bizim oylarımızı etkileyebilir ancak 1.’de olmak sonuncu da olmak önemli değil.” ifadelerini kullandı.

Basın mensuplarının sorularını grup adına cevaplayan solist Ferman Akgül, TRT’nin kendilerine ilk teklifin geldiği andan itibaren çok sıcak davrandıklarını söyledi. Amaçlarının Türkiye’yi ve kendilerini en iyi şekilde temsil etmek olduğunu dile getiren Akgül, şarkının ne anlattığının sorulması üzerine, “Şarkıda ne anlatmak istediğimizi söylemek istemiyorum, herkes kendince bu şarkıdan bir şeyler çıkartabilir ama özetle söylemem gerekirse, sevgiyi anlatıyoruz bu şarkımızda, herkesin birbirini sevmesiyle bütün problemlerin çözüleceğine inanıyoruz.” diye konuştu.

İlk çıkarttıkları albümden bu yana geleneksel Türk motiflerini kullandıklarını söyleyen Akgül, “Bizim için bu yarışma bir festival havasında geçecek. Türk motiflerinin etkili olduğu bir tarz ortaya koyacağız.” ifadelerini kullandı.

Basın toplantısının ardından Manga Grubu, Eurovision’da okuyacakları “Aynı Olabiliriz” isimli parçayı TRT Tepebaşı stüdyolarında canlı olarak seslendirdi.

Kategoriler : Kültür - Sanat Etiketler : ,

Tina ve Seda’dan ruhani ezgiler

Yazan : AdSıZz 28 Şubat, 2010 (0) Yorum

Selda Bağcan ın mantra müziği yapan yeğeni Seda Bağcan, Tina Turner ile birlikte iki albüm anlaşması imzalamış.
Rock dünyasının seksi babaannesi Tina Turner bir Türk sanatçı ile ortak albüm yapacak. Evet yanlış duymadınız; dünyaca ünlü star Turner, Almanya’da yaşayan Seda Bağcan ile ortaklaşa iki mantra albümü yapacak. Pekçoğunuzun “ İyi de Mantra müziği nedir” diye sorduğunuzu duyabiliyorum. Ses ve oluşan titreşimler aracılığı ile kişinin daha yüksek bir bilince
ulaşmasını amaçlayan mantra müziği; zihni boşaltmak, konsantrasyonu artırmak, huzura ermek, zorluklardan kurtulmak için tekrarlanan hece, sözcük ve sözcük gruplarının melodiyle birleşmesi olarak tanımlanıyor. Ünlü sanatçı
Selda Bağcan’ın öz yeğeni olan Seda Bağcan ile İstanbul’ta buluştuk ve çok keyifli bir sohbet ortaya çıktı.

 Türkiye’de henüz yeterince tanınmıyorsunuz ama Avrupa müzik çevreleri sizi konuşuyor. Nasıl oldu bu?
10 senedir Almanya’da yaşıyorum. Sunrise adlı albümüm de önce Avrupa’da çıktı ve çok kısa bir sürede müzikseverlerin dikkatini çekti. Ne mutlu bana ki hem new age ve hem de etnik müzik kategorilerinde Avrupa’da çok başarılı
oldu. Hemen hemen her gün çok keyifli beğeni mesajları alıyorum dünyanın dört bir yanından.

 Seda Bağcan… Bu isim bize çok tanıdık, sanki hepimizin tanıdığı birini hatırlatıyor. Ne dersiniz?
Evet, Selda Bağcan halam.
 Bu müzik meditasyonda da dinleniyor, uhrevi bir yanı var… Gerçekten
böyle bir etkisi oluyor mu müzikseverler üzerinde?
Çoğu kişi albümdeki ikinci şarkıdan sonra ağrılarının geçtiğini, bir duygu
boşalması yaşadığını söylüyor. Yedinci şarkı ile nefes egzersizi yaparak güne
başladıklarında ise çok neşeli, aktif bir gün geçirdiklerini anlatıyorlar. Mantra
konserlerine gelenler beraber şarkı söylemenin etkisiyle oluşan büyü sayesinde uzun süredir istediklerinin gerçekleştiğini söylüyor.

 Bir de bu Mantra, Doğu öğretileri bana tantrik aşkı, Tao’yu falan hatırlattı? Ben mi kötü niyetliyim? Yoksa bu müziğin gerçekten çiftlerin cinsel hayatlarına katkısı olabilir mi?
Hayatımızda dengeyi bulmak çok önemli. Tantra dişil ve erkek enerjilerinin dengelenmesi aslında. İçimizdeki dişil ve erkek enerjilerinin dengelenmesine yardım edeceği gibi hayatımızda da şifaya gerek duyulan her alanda bize yardımcı olmasını amaçladım. Umarım hayatlarımızda bizi mutluluğa götürecek ne eksiğimiz varsa tamamlansın.

 Asıl bomba haber şu: Siz 2010 ve 2011’de Tina Turner ile iki Mantra albümü yapacaksınız. Nasıl oldu yaşayan efsane Tina Turner ile tanışmanız?
Tina Turner 2009 yılında Dechen Shak- Dagsay, Regula Curti ile birlikte Beyond adlı ilk Mantra CD’sini çıkardı. Avrupa’daki müzik şirketimiz aynı. Bu proje benim Sunrise albümümün, müziğimin ve sesimin Avrupa’da ve
Amerika’da çok beğenilmesi üzerine gelişti. Dechen Shak ile “Beraber konser verelim” diye konuşmuştuk. Sonra konser projesi albüme dönüştü. Bu sene Tina Turner ve Dechen Shak Dagsay ile mantra albümü, 2011’de de bir Sufi albümü çıkartacağız. Yani Tina Turner’la beni Silenzio Music ve Dechen Shak-Dagsay buluşturdu. Dechen Shak-Dagsay da Tibetli çok sevilen bir Mantra sanatçısı.

 Yakın bir şekilde çalışıyor musunuz? Kişisel ilişkiniz ne düzeyde rock dünyasının seksi babaannesiyle?
Yakın bir şekilde önümüzdeki aylarda başlayacağız çalışmaya inşallah. Albümde benim bestelerime de yer vereceğiz. Beğenirlerse bir de düetimiz olacak beraber. Silenzio’daki arkadaşlarım çok beğendi bestelerimi ama bakalım…
 Neredeyse tüm dünyayı müziğinizle dolaşacaksınız. Bu serüveni biraz anlatır mısınız?
2010’da Amerika, İngiltere, İsviçre, Almanya, Belçika, Fransa, Hindistan ve Çek Cumhuriyeti’nde konserlerim olacak. Brezilya, Yeni Zelanda ve Avustralya’dan da istiyorlar, daha tarihlerini belirleyemedik.
 Tina Turner dışında ortak proje yaptığınız dünya yıldızları var mı?
Kanada’lı ünlü new age müzisyeni Robert Coxon ile konser planlarımız var. Kendisi İstanbul’a gelmek istiyor. Tarihlerimizi uydurduğumuzda çok keyifli konserler vereceğimizi düşünüyorum.
 Hem orayı hem de burayı tanıyan bir sanatçı olarak, Batı müzik piyasasıyla Türkiye arasında ne gibi farklar var?
Avrupa’da albüm çıkartmak daha kolay, Türkiye’deki formaliteleri biraz fazla ve
uğraştırıcı buldum.

Siyaseti sevmiyorum

Soyadını paylaştığınız Selda Bağcan, çok siyasi ve protest tavırlarıyla tanınan bir müzisyen. Sizin aranız nasıl siyasetle? Bir gün siyasi müzik yapma ihtimaliniz var mı?
Siyaseti çok sevmem. Siyasi bir müzik yapma ihtimalim yok. Ben insanlara huzur getirmek, kendilerini düşünceden arındırmaları için müzik yapmayı tercih ediyorum. Genelde tarzım new age, film müziği ve mantra müziği üzerine olacak.

 Yurtdışındayken Türkiye’deki siyaseti ve toplumsal olayları takip ediyor musunuz? Ne düşünüyorsunuz?
Çok yoğun bir tempoda yaşadığım için çok vakit kalmıyor siyasete. Gelip gittikçe yaşayarak, gözlem yaparak daha çabuk öğreniyorsunuz.

Eurovision Avrupa’da amatör yarışması olarak görülüyor
 Türkiye’de her yıl Eurovision büyük olay oluyor. Avrupa’da da ünlü müzisyenler arasında bu kadar ciddiye alınıyor mu bu yarışma?
Avrupa’da önemsenmiyor. Daha çok amatör bir yarışma olarak görülüyor.
 Her sene Eurovision katılacak isim de uzun uzun tartışılıyor. Siz
Türkiye’den kimin katılmasını isterdiniz? Var mı favoriniz?
En çok kim istiyorsa, en çok kim zevk alacaksa yarışmaktan o katılsın derim.

Kategoriler : Kültür - Sanat Etiketler : , ,

Osmanlı tarihi okuma listesi

Yazan : AdSıZz 28 Şubat, 2010 (0) Yorum

Osmanlı tarihini merak edenler için Erhan Afyoncu ve Murat Bardakçı hazırladı

HABERTÜRK’te Tarihin Arka Odası programında bu hafta Osmanlı tarihine meraklı izleyiciler için çok önemli bir okuma listesi verildi. Listedeki kitaplar piyasada mevcut ve Osmanlı tarihini kuruluş, devlet yapısı, siyasi, sosyal ve ekonomik açıdan inceliyor. Doç. Dr. Erhan Afyoncu ve Murat Bardakçı listedeki kitapların alanlarındaki en önemli kaynak eserler olduğunun altını çiziyor.
Devlet-i Aliyye, Halil İnalcık
Osmanlı İmparatorluğu Klasik Çağ, Halil İnalcık
Osmanlı İmparatorluğu’nun Sosyal ve Ekonomik Yapısı, Halil İnalcık
Osmanlı Belgelerinin Dili, Mübahat Kütükoğlu
Osmanlı Uygarlığı, Halil İnalcık - Günsel Renda
Osmanlı İmparatorluğu Tarihi, İsmail Hakkı Uzunçarşılı
Osmanlı Saray Teşkilatı, İsmail Hakkı Uzunçarşılı
Osmanlı Devletinin Merkez ve Bahriye Teşkilâtı, İsmail Hakkı Uzunçarşılı
Topkapı Sarayı, Reşad Ekrem Koçu
100 Soruda Türkiye’de Mezhepler ve Tarikatlar, Abdülbaki Gölpınarlı
100 Soruda Tasavvuf, Abdülbaki Gölpınarlı
Sorularla Osmanlı İmparatorluğu, Erhan Afyoncu
Truva’nın İntikamı, Erhan Afyoncu
Osmanlı Tarihi Araştırma Rehberi, Erhan Afyoncu
Türkiye İdare Tarihi, İlber Ortaylı
İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı, İlber Ortaylı
İzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi, İsmail Hami Danişmend

Kategoriler : Kültür - Sanat Etiketler : , ,

Disney Alice’in peşinden o dehlize dalar mı?

Yazan : AdSıZz 24 Şubat, 2010 (0) Yorum

Dağıtımcı şirketlerle sinema zincirleri arasında uzun zamandır beklenen hesaplaşma, sonunda işaretlerini göstermeye başladı. Öyle ki, birçok Avrupalı sinema zinciri, Disney Stüdyolarını boykot etmeye hazırlanıyor. Tartışmanın fitilini ateşleyense, Tim Burton’ın merakla beklenen son filmi, Alice in Wonderland (Alice Harikalar Diyarında).

Alice Harikalar Diyarında, tüm dünyada ve Türkiye’de 5 Mart’ta vizyona girecek. Tartışma, Disney yetkililerinin, filmin DVD çıkış tarihini normalden 1 ay önceye almak istediklerini ifade etmeleriyle başladı. Avrupalı sinemacılarla dağıtımcılar arasında, üzerinde ittifak olan kurallara göre, DVD çıkışından önce film gösterim süresi uzun süredir 17 hafta olarak uygulanıyordu. Şimdi Disney, Alice Harikalar Diyarı için süreyi 13 haftaya çekmek istediğini söylüyor. Sinemacılarsa bunu diğer ihlallerin bir başlangıcı olarak görüyor ve stüdyoyu boykotla tehdit ediyor. Bir yetkilinin verdiği demeç gerçekten çok manidar: “2010’un en büyüklerinden birinin bu film olmasını bekliyorduk. Aslında boykot bize de çok para kaybettirecek, fakat tüm sinema endüstrisinin şunu bilmesini istiyoruz. Bizim şatlarımızı kabul etmezseniz hiçbir filminizi yayınlamayız.” Bir gözdağından çok bir tehdit gibi görünüyor değil mi? Peki, aslında her iki taraf için de zararlı olacak bu sorunun ana nedeni nedir?

2009 yılı Amerikan şirketleri için tarihin en zor yıllarından biriydi. Bununla birlikte özellikle dev medya şirketleri, geçtiğimiz yılın son çeyreği için teker teker yüksek oranda kar açıklamaya başladılar. Disney bu konuda lider. Son çeyrekte %1’lik artışla $9.7 milyar kar ettiler. Bunda kriz zamanlarında insanların harcamalarını düşürürken daha çok evde zaman harcamaya başlamalarının etkisi çok büyük. Psikolojik olarak nitelendirebileceğimiz bu trendin tek istisnasıysa sinema, fakat o da sonuçta dev medya şirketlerinin işine yarıyor. Amerikan halkının kodlarına işlemiş olan öykü dinleme ihtiyacının modern tanımı olan sinemanın gişe performansı, tüm diğer sektörlerin tersine 2009’da %10 büyüyerek yaklaşık $10 milyar düzeyine çıktı! Fakat biraz fizik bilenler her şeyin iyi gidemeyeceğini hissetmiştir sanırım.

Termodinamik’in 1. yasasına göre. “Enerji vardan yok, yoktan da var edilemez. Ancak şekil değiştirir.” Paranın (enerjinin) azaldığı bir ortamda, insanlar evlerinden çıkıp sinemaya gidiyorlarsa, bu dönüşümün (şekil değişimi) kaynağı nereden geliyor? Tabi ki DVD satışlarından. Özellikle elektronik ve posta yollu kiralama hizmetlerinin gelişmesiyle birlikte, DVD satışları son yıllarda devamlı bir düşüş eğilimindeydi. Fakat bu düşüş, 2009’da tam anlamıyla bir patlama yaşadı. Geçtiğimiz yıl fiziksel DVD satışları %13 azalarak $8.13 milyar seviyesine geriledi. Üstelik tüm elektronik ve posta yollu kiralamalar sadece % 1 büyürken. Gişe hâsılatındaki büyümenin, DVD satışlarındaki düşüşü neredeyse birebir karşılıyor oluşu, termodinamiğe olan inancımı bir kez daha pekiştirdi diyebilirim. Disney’in uygulamak istediği bu kararın nedeni de, sanki yavaş yavaş ortaya çıktı sanırım. Şirket, düşen DVD satışlarını yükseltmeye çalışıyor. Tüm stüdyolar ve dağıtımcılar zaten yıllardır korsan satışlara karşı büyük bir mücadele içinde. Disney, DVD çıkış tarihini öne alarak hem filmin korsan satışını yasal kanallara yöneltmeye hem de reklâm ve pazarlama faaliyetlerini her iki mecra (Gişe ve DVD) için ortak kullanarak kar etmeye çalışıyor. Öte yandan sinema zincirleriyse bu taktiğin tutmayacağını ve sadece bilet satışlarının düşmesine neden olacağını düşünüyorlar. Her şeye rağmen, bence hiç de haksız değiller!

Açık söylemek gerekirse, Disney’in attığı taşın ürküttüğü kuşa değmeyeceğini düşünüyorum. Öyle ki, Alice Harikalar Diyarında, Avatar’dan sonra 3-Boyut teknolojisinin tüm imkanlarının kullanıldığı ilk büyük film. Yapım bütçesi tam $250 Milyon. Hatta dağıtım ve pazarlama finansmanını da katarsak bu rakamın $400 Milyon’a çıkacağını rahatlıkla öngörebiliriz. Disney istediği kadar kar açıklasın, film batarsa birkaç tepe yöneticisinin koltuğu gider. Bununla birlikte geçtiğimiz yıl DVD satışlarındaki düşmenin tersine gişedeki artışın en önemli nedenlerinden biri de yine 3-Boyut teknolojisi. Zira bu teknolojiye sahip ev sistemleri daha evrimlerinin başında ve kullanımları çok sınırlı. İnsanlar filmi çekildiği mantığa uygun bir şekilde, yani 3 boyutlu seyretmek istiyorlarsa sinemaya gitmek zorundalar. Buna rağmen Disney ona çok pahalıya patlayacak ve muhtemel bir rekor kırmasını engelleyecek bir uygulamaya neden girişiyor dersiniz? Hem de Avatar’ın vizyona girdikten iki buçuk ay sonra bile, hasılat tablolarında ilk üçte yer aldığını görmelerine rağmen. Yoksa hala Amerikan ekonomisinin alışageldiği gibi, temel fizik yasalarını görmezden mi geliyorlar? İnsan türünün ihtiyaçları sınırsız mıdır? Tüm bir ekonomik sistem bu algı yüzünden çökmek üzereyken, hala aynı mantığı güdüyor olabilirler mi? Hiç zannetmiyorum. Açıkçası işin altında çok daha basit bir gerçek yatıyor.

Alice in Wonderland’in vizyona giriş tarihi 5 Mart 2010. Peki, bu tarihten 13 hafta sonra ne başlıyor? FIFA Dünya Kupası! Bu yıl Güney Afrika Cumhuriyeti’nde düzenlenecek olan turnuva, 11 Haziran 2010’da başlayacak ve 1 ay boyunca tüm dünyadan milyonlarca futbolseveri ekran başına kilitleyecek. Kısacası, bu kararın altında “insan türünün tutkuları” yatıyor. Yani Disney yöneticileri Avrupalıların futbol sevgisiyle mücadele etmeye hiç ama hiç niyetli değil. Bunun yerine zaten evinde oturan ve televizyonunun başında maç saatini bekleyen doğal müşterilerine yani 15 yaş üstü erkeklere, filmin DVD’sini satabilmeyi umuyorlar. Maç heyecanıyla da kimsenin 3 Boyut’un eksikliğini hissetmeyeceğini hesap ediyorlar sanırım! Peki evdeki (Amerika) hesap, çarşıya (Avrupa) uyar mı dersiniz? Hiç zannetmiyorum!

Amerikan stüdyoları çoğunlukla büyük medya yığışımlarının birer parçasıdır. Öyle ki, neredeyse tüm büyük stüdyoların birer kardeş dağıtımcısı, gazetesi, televizyon kanalı ve sinema zinciri vardır. Disney yöneticileri kendi ülkelerinde bu tip kararları daha kolay alırlar. En azından daha önceki lobi faaliyetleriyle işi kılıfına uydururlar. Fakat Avrupa’da birçok sinema zincirinin böyle bağlantıları ve ortaklıkları yoktur. Zaten Avrupalılar genel kanının aksine Amerikalılara göre çok daha tutucudurlar. “Bizim şartlarımızı kabul etmezseniz hiçbir filminizi yayınlamayız” tehdidi bunun en açık göstergesi.

Disney, Alice’in peşinden o dehlize dalacak mı 1-2 hafta içinde öğreneceğiz. Sonuç ne olursa olsun, stüdyolarla sinema zincirleri arasındaki fikir ayrılıklarının artmaya başlayacağına inanıyorum. Zira ekonomik kriz, 3-Boyut teknolojisi derken sinema endüstrisi hızlı bir değişimin içine girdi. İnsanlar eskisinden çok daha hızlı tüketiyor ve sıkılıyorlar. Oyun konsollarının gelişimi de cabası. Açıkçası, değişen şartlara uyumlu yeni bir düzenin gelmesi şart. Öte yandan biraz da olaya olumlu yanından bakmak lazım. Amerikalılar nihayet futbolun önemini daha iyi kavramış gibi görünüyorlar. Ne demişler: “Futbol asla sadece futbol değildir

Kategoriler : Kültür - Sanat Etiketler : , ,

Alkazar’da ‘kötü son’

Yazan : AdSıZz 24 Şubat, 2010 (0) Yorum

Alkazar sineması kapanıyor. Ticari filmleri gösteren büyük sinema salonlarıyla başetmenin artık mümkün olmadığını öne süren sinema yönetimi kapatma kararını kamuoyuna duyurdu. 1923′te açılan, aralıklıklarla işletildikten sonra 1994′ten itibaren yeni yapısıyla ticari kaygı taşımayan filmleri izleyicilerle buluşturan sinemanın kapatılacağı haberi sinema çevreleri ve izleyiciler arasında büyük tepki ve üzüntüye neden oldu.

Kapatma açıklaması sinema yönetimi adına Adalet Dinamit’ten geldi. Dinamit kapatma nedenini şu sözlerle açıkladı: “Büyük alışveriş merkezlerindeki son derece yüksek yatırımlarla yapılan, teknolojik olanaklarla donatılmış olan ve popüler, ticari filmleri izleyiciye sunan 8-10 perdeli sinema salonlarına karşı ya da yanıbaşında adeta kahraman bakkallar gibi küçük, iddiasız sanat sineması olmayı sürdürecek gücümüz ne yazık ki kalmadı. Sinema salonunu kapatmak zorunda kalışımız nedeniyle, tüm eksikliklerimize rağmen ısrarla Alkazar Sineması’nda film izlemeye devam eden Alkazar müdavimlerinden ve dostlarından özür diliyoruz. (..) Kurucu ortaklarımızdan merhum Onat Kutlar’ın da katkısı ve emeği ile 16 yıl önce açtığımız beyaz perdemizi karartmak ve size veda etmek zorunda kaldık.”

Dinamik desteksiz kaldıkları için Kültür Bakanlığı ve belediyeleri de eleştirdi: “Sinema salonlarına bırakınız en küçük destek vermeyi, sinemaları birer sanat mekanı değil, eğlence mekanı olarak görüp olağan vergisel yükümlülüklerinin yanı sıra ayrıca bir de eğlence vergisi adıyla ek yükümlülük getiren, sinema salonlarını Amerikan film endüstrisinin popüler, ticari filmlerine mahkum eden merkezi yönetim, Kültür Bakanlığı, Belediye yönetimleri adına sizlerden özür diliyoruz.”

HABERTURK.COM’a konuşan sinema yazarlarının büyük bölümü sinemanın kapanmak zorunda kalmasına tepki gösterdi. İşte yazarların görüşleri:

“Bu utancı yıllarca temizleyemeyiz”

Alin Taşçıyan (Star)

Alkazar sinemasının yenilenip açılışını dün gibi hatırlarım. Hepimiz için çok önemli bir olaydı. Rahmetli Onat Kutlar’ın sahibi olduğu İstanbul Film Ajansı’nın getirdiği dünya sinemasından örnekleri, istanbul Film Festivali dışında izleyebildiğimiz bir mekan olmuştu. İstanbul’un tek üç salonlu art house sineması olarak yıllarca hizmet verdi. Başka yerde vizyon şansı bulamayan ne başyapıtlar izledik orada. Kapanıyor olması çok acı verici. Bir yandan Berlin’de Altın Ayı kazanan ‘Bal’ filmi istediği dönemde vizyona çıkamasın, öbür yanda Alkazar kapansın. Herhalde bu utancı yıllarca temizleyemeyiz. Gönül isterdi ki devlet ve bünyesindeki kurumlar kültür sinemasını desteklesin ya da büyük holdingler küçücük sponsorluğu
birer kültür hizmati olarak üstelenebilsin. Ama bu kadar bilinçsiz ve korsana teslim olmuş bir genç izleyici kitlesi karşısında elimiz kolumuz bağlanıyor.

“Kaybedilen bir kale”

Uğur Vardan (Radikal)

Sanırım kapatılan her salon sinemasever cephesi açısından kaybedilen bir kale demektir. Alkazar, eni konu kendi rotasını çizmiş, Beyoğlu’nun olduğu kadar İstanbul’un kültür hayatına da kendince katkılarda bulunmuş bir mekândı. Kapanması, elbetteki ticari sinemanın karşısında yenik düşmenin bir ifadesidir. Seyirci tercihlerinin ve genel sinemasal düzeyin de dışavurumudur. Reha Erdem, geçenlerde katıldığı bir TV programında, kendi filmlerini gösterebilecekleri bir salon fikrinden bahsetmişti. Alkazar’ın durumu, bu tür salonların acilen devreye sokulma gerçeğinin de altını çiziyor sanki. “Umarım Alkazar, sinema salonu olarak hayatını sürdürür ve bu karardan vazgeçilir” demek istiyorum ama bunun da ekonomik temeli olmayan bir dilek olduğunun bilincindeyim.

“Kapatılması kültür için yenilgi”

Mehmet Açar (Gazete Habertürk)

Bu tarz tarihi sinemaları korumak için bence belediyelerin veya başka kurumların sponsor olması gerekiyor. Bu tür salonlarda Batı’daki art house dediğimiz tarzdaki mekanlar gibi ticari kaygı taşımayan filmler göstermeleri gerekli. Alkazar’ın da bir sponsor kurum desteği altında bir art house’a dönüşmesi gerekiyor. Bu tür salonların destek görmeden rekabet etmesi imkansız. Alkazar bir sinema olarak kalmal, kalmazsa bu genel olarak kültür için de yenilgi olur.

“Kötü işletmecilik affedilemez”

Atilla Dorsay (Sabah)

Alkazar Beyoğlu’nun en eski salonlarından biri. Anlaşılan sabihi devretmiş. Sinema olarak kapanıyor ama salon olarak korunacak, müze olacakmış. Aslında bu iyi bir karar çünkü Alkazar çok kötü yönetiliyordu. En son gittiğimde parça parça beyazperdesi, kötü projeksiyonu ve anlaşılmaz ses düzeniyle salonun sinema olarak sonunun yaklaştığı belliydi. Eski olmak yetmiyor,
salonların adam gibi işletilmesi lazım. Sanat sineması yapmanın arkasına sığınılarak kötü işletmecilik yapmak affedilemez.

“Herkesin elinden geleni yapması lazım”

Nil Kural (Milliyet)

Kapatılmasını çok üzücü buluyorum. İstanbul’daki ana akım dışındaki filmleri gösteren ender sinema salonlarından birisiydi. İzleyicilere bu tür filmleri görme imkanı sağlıyordu. Tam da Altın Ayı Ödülü’nü alan Semih Kaplanoğlu’nun dağıtım sorunlarından bahsettiği konuşmasından sonra bu üzücü haber geldi. Bir şekilde bu tür salonların yaşatılması için herkesin elinden geleni yapması lazım.

“Bu ortamda olacağı buydu”

Bu sorun sadece Alkazar için değil alışevriş merkezlerinin dışındaki bütün salonlar için geçerli. Semt sinemaları da aynı tehlikenin pençesinde, Feriye sineması da kapatıldı, Sinepop kapalı, doğru düzgün bir tek Atlas sineması kaldı. Artık film izleme kültürü değişiyor. Gösterimde 20 dakika önce reklam başlıyor. Filmler alışveriş merkezlerinde bir eğlencelik olarak bunuluyor. Bugünkü piyasa şartlarında bunun önüne geçilmesi mümkün değil. Ancak Kültür Bakanlığı’nın desteğiyle mümkün, onların da umrunda değil. Sanat filmlerinin bu kadar aşağıladığı, köşe yazarlarının sanat filmlerini hor gördüğü bir ortamda bunun olması bekleniyordu. İzleyicilerin de hatası var, sanat filmi gösteren sinemalar destekleniyor.

Kategoriler : Kültür - Sanat Etiketler : , , ,