Kültür - Sanat
Manga ‘We Could Be The Same’le Yarışacak
55. Eurovizyon Şarkı Yarışması’nda, Manga ‘We Could Be The Same Şarkısıyla Yarışacak.
Bu yıl Norveç’in Oslo kentinde gerçekleştirilecek 55. Eurovision Şarkı Yarışması’nda Türkiye’yi temsil edecek olan Manga, düzenlenen özel bir geceyle yeni şarkısını tanıttı. Manga Grubu, şarkılarının tüm dünyaya “Sevgi”yi anlatacağını söyledi.
TRT’nin Tepebaşı Stüdyoları’nda gerçekleştirilen basın toplantısının ardından grup, “We could be the same” (Aynı Olabiliriz) isimli şarkısını canlı yayında seslendirdi.
TRT Genel Müdürü İbrahim Şahin, Manga grubuna güvendiklerini ve Eurovision’da iyi bir başarı elde edeceklerine inandıklarını söyledi. TRT’nin internet sayfasında düzenledikleri oylama sonucu Manga grubuyla çalışmaya karar verdiklerini dile getiren Şahin, “İnternet sayfamızda açtığımız bir oylamada Manga birinci gelmişti, bunun üzerine kendilerine bu teklifi getirdik. Tüm Eurovision programları da TRT’den canlı olarak seyeredilebilecek.” dedi.
Eurovision’da bu sene yenilikler olduğunu da dile getiren Şahin, “Yarışmada bu sene şarkılar bittikten sonra oylama yapılmayacak, eserler başladıktan itibaren oylamalar başlayacak. Ayrıca, yarı finallerde de oylama yapılacak bu işi biraz zorlaştırıyor ama bizim için avantaj olabilir.” şeklinde konuştu.
Doğu bloku ülkeleri için Eurovision’un çok önemli bir şey olarak görüldüğünü dile getiren Şahin, “Bu sene daha geç bir vakitte tanıtımlara başladık ülkemizde ve Doğu bloku ülkelerinde bu yarışma çok fazla önemseniyor çalışmalara geç başlamamızın nedeni aslında bu işin ateşini biraz söndürmekti.” diye konuştu.
Yarışmada sadece iyi müzik yapmakla birinci olunmadığını belirten Şahin, “Yarışmada oylama var, bu sene Azerbaycan iddialı bir parçayla çıkıyor, bu bizim oylarımızı etkileyebilir ancak 1.’de olmak sonuncu da olmak önemli değil.” ifadelerini kullandı.
Basın mensuplarının sorularını grup adına cevaplayan solist Ferman Akgül, TRT’nin kendilerine ilk teklifin geldiği andan itibaren çok sıcak davrandıklarını söyledi. Amaçlarının Türkiye’yi ve kendilerini en iyi şekilde temsil etmek olduğunu dile getiren Akgül, şarkının ne anlattığının sorulması üzerine, “Şarkıda ne anlatmak istediğimizi söylemek istemiyorum, herkes kendince bu şarkıdan bir şeyler çıkartabilir ama özetle söylemem gerekirse, sevgiyi anlatıyoruz bu şarkımızda, herkesin birbirini sevmesiyle bütün problemlerin çözüleceğine inanıyoruz.” diye konuştu.
İlk çıkarttıkları albümden bu yana geleneksel Türk motiflerini kullandıklarını söyleyen Akgül, “Bizim için bu yarışma bir festival havasında geçecek. Türk motiflerinin etkili olduğu bir tarz ortaya koyacağız.” ifadelerini kullandı.
Basın toplantısının ardından Manga Grubu, Eurovision’da okuyacakları “Aynı Olabiliriz” isimli parçayı TRT Tepebaşı stüdyolarında canlı olarak seslendirdi.
Tina ve Seda’dan ruhani ezgiler
Selda Bağcan ın mantra müziği yapan yeğeni Seda Bağcan, Tina Turner ile birlikte iki albüm anlaşması imzalamış.
Rock dünyasının seksi babaannesi Tina Turner bir Türk sanatçı ile ortak albüm yapacak. Evet yanlış duymadınız; dünyaca ünlü star Turner, Almanya’da yaşayan Seda Bağcan ile ortaklaşa iki mantra albümü yapacak. Pekçoğunuzun “ İyi de Mantra müziği nedir” diye sorduğunuzu duyabiliyorum. Ses ve oluşan titreşimler aracılığı ile kişinin daha yüksek bir bilince
ulaşmasını amaçlayan mantra müziği; zihni boşaltmak, konsantrasyonu artırmak, huzura ermek, zorluklardan kurtulmak için tekrarlanan hece, sözcük ve sözcük gruplarının melodiyle birleşmesi olarak tanımlanıyor. Ünlü sanatçı
Selda Bağcan’ın öz yeğeni olan Seda Bağcan ile İstanbul’ta buluştuk ve çok keyifli bir sohbet ortaya çıktı.
Türkiye’de henüz yeterince tanınmıyorsunuz ama Avrupa müzik çevreleri sizi konuşuyor. Nasıl oldu bu?
10 senedir Almanya’da yaşıyorum. Sunrise adlı albümüm de önce Avrupa’da çıktı ve çok kısa bir sürede müzikseverlerin dikkatini çekti. Ne mutlu bana ki hem new age ve hem de etnik müzik kategorilerinde Avrupa’da çok başarılı
oldu. Hemen hemen her gün çok keyifli beğeni mesajları alıyorum dünyanın dört bir yanından.
Seda Bağcan… Bu isim bize çok tanıdık, sanki hepimizin tanıdığı birini hatırlatıyor. Ne dersiniz?
Evet, Selda Bağcan halam.
Bu müzik meditasyonda da dinleniyor, uhrevi bir yanı var… Gerçekten
böyle bir etkisi oluyor mu müzikseverler üzerinde?
Çoğu kişi albümdeki ikinci şarkıdan sonra ağrılarının geçtiğini, bir duygu
boşalması yaşadığını söylüyor. Yedinci şarkı ile nefes egzersizi yaparak güne
başladıklarında ise çok neşeli, aktif bir gün geçirdiklerini anlatıyorlar. Mantra
konserlerine gelenler beraber şarkı söylemenin etkisiyle oluşan büyü sayesinde uzun süredir istediklerinin gerçekleştiğini söylüyor.
Bir de bu Mantra, Doğu öğretileri bana tantrik aşkı, Tao’yu falan hatırlattı? Ben mi kötü niyetliyim? Yoksa bu müziğin gerçekten çiftlerin cinsel hayatlarına katkısı olabilir mi?
Hayatımızda dengeyi bulmak çok önemli. Tantra dişil ve erkek enerjilerinin dengelenmesi aslında. İçimizdeki dişil ve erkek enerjilerinin dengelenmesine yardım edeceği gibi hayatımızda da şifaya gerek duyulan her alanda bize yardımcı olmasını amaçladım. Umarım hayatlarımızda bizi mutluluğa götürecek ne eksiğimiz varsa tamamlansın.
Asıl bomba haber şu: Siz 2010 ve 2011’de Tina Turner ile iki Mantra albümü yapacaksınız. Nasıl oldu yaşayan efsane Tina Turner ile tanışmanız?
Tina Turner 2009 yılında Dechen Shak- Dagsay, Regula Curti ile birlikte Beyond adlı ilk Mantra CD’sini çıkardı. Avrupa’daki müzik şirketimiz aynı. Bu proje benim Sunrise albümümün, müziğimin ve sesimin Avrupa’da ve
Amerika’da çok beğenilmesi üzerine gelişti. Dechen Shak ile “Beraber konser verelim” diye konuşmuştuk. Sonra konser projesi albüme dönüştü. Bu sene Tina Turner ve Dechen Shak Dagsay ile mantra albümü, 2011’de de bir Sufi albümü çıkartacağız. Yani Tina Turner’la beni Silenzio Music ve Dechen Shak-Dagsay buluşturdu. Dechen Shak-Dagsay da Tibetli çok sevilen bir Mantra sanatçısı.
Yakın bir şekilde çalışıyor musunuz? Kişisel ilişkiniz ne düzeyde rock dünyasının seksi babaannesiyle?
Yakın bir şekilde önümüzdeki aylarda başlayacağız çalışmaya inşallah. Albümde benim bestelerime de yer vereceğiz. Beğenirlerse bir de düetimiz olacak beraber. Silenzio’daki arkadaşlarım çok beğendi bestelerimi ama bakalım…
Neredeyse tüm dünyayı müziğinizle dolaşacaksınız. Bu serüveni biraz anlatır mısınız?
2010’da Amerika, İngiltere, İsviçre, Almanya, Belçika, Fransa, Hindistan ve Çek Cumhuriyeti’nde konserlerim olacak. Brezilya, Yeni Zelanda ve Avustralya’dan da istiyorlar, daha tarihlerini belirleyemedik.
Tina Turner dışında ortak proje yaptığınız dünya yıldızları var mı?
Kanada’lı ünlü new age müzisyeni Robert Coxon ile konser planlarımız var. Kendisi İstanbul’a gelmek istiyor. Tarihlerimizi uydurduğumuzda çok keyifli konserler vereceğimizi düşünüyorum.
Hem orayı hem de burayı tanıyan bir sanatçı olarak, Batı müzik piyasasıyla Türkiye arasında ne gibi farklar var?
Avrupa’da albüm çıkartmak daha kolay, Türkiye’deki formaliteleri biraz fazla ve
uğraştırıcı buldum.
Siyaseti sevmiyorum
Soyadını paylaştığınız Selda Bağcan, çok siyasi ve protest tavırlarıyla tanınan bir müzisyen. Sizin aranız nasıl siyasetle? Bir gün siyasi müzik yapma ihtimaliniz var mı?
Siyaseti çok sevmem. Siyasi bir müzik yapma ihtimalim yok. Ben insanlara huzur getirmek, kendilerini düşünceden arındırmaları için müzik yapmayı tercih ediyorum. Genelde tarzım new age, film müziği ve mantra müziği üzerine olacak.
Yurtdışındayken Türkiye’deki siyaseti ve toplumsal olayları takip ediyor musunuz? Ne düşünüyorsunuz?
Çok yoğun bir tempoda yaşadığım için çok vakit kalmıyor siyasete. Gelip gittikçe yaşayarak, gözlem yaparak daha çabuk öğreniyorsunuz.
Eurovision Avrupa’da amatör yarışması olarak görülüyor
Türkiye’de her yıl Eurovision büyük olay oluyor. Avrupa’da da ünlü müzisyenler arasında bu kadar ciddiye alınıyor mu bu yarışma?
Avrupa’da önemsenmiyor. Daha çok amatör bir yarışma olarak görülüyor.
Her sene Eurovision katılacak isim de uzun uzun tartışılıyor. Siz
Türkiye’den kimin katılmasını isterdiniz? Var mı favoriniz?
En çok kim istiyorsa, en çok kim zevk alacaksa yarışmaktan o katılsın derim.
Osmanlı tarihi okuma listesi
Osmanlı tarihini merak edenler için Erhan Afyoncu ve Murat Bardakçı hazırladı
HABERTÜRK’te Tarihin Arka Odası programında bu hafta Osmanlı tarihine meraklı izleyiciler için çok önemli bir okuma listesi verildi. Listedeki kitaplar piyasada mevcut ve Osmanlı tarihini kuruluş, devlet yapısı, siyasi, sosyal ve ekonomik açıdan inceliyor. Doç. Dr. Erhan Afyoncu ve Murat Bardakçı listedeki kitapların alanlarındaki en önemli kaynak eserler olduğunun altını çiziyor.
Devlet-i Aliyye, Halil İnalcık
Osmanlı İmparatorluğu Klasik Çağ, Halil İnalcık
Osmanlı İmparatorluğu’nun Sosyal ve Ekonomik Yapısı, Halil İnalcık
Osmanlı Belgelerinin Dili, Mübahat Kütükoğlu
Osmanlı Uygarlığı, Halil İnalcık - Günsel Renda
Osmanlı İmparatorluğu Tarihi, İsmail Hakkı Uzunçarşılı
Osmanlı Saray Teşkilatı, İsmail Hakkı Uzunçarşılı
Osmanlı Devletinin Merkez ve Bahriye Teşkilâtı, İsmail Hakkı Uzunçarşılı
Topkapı Sarayı, Reşad Ekrem Koçu
100 Soruda Türkiye’de Mezhepler ve Tarikatlar, Abdülbaki Gölpınarlı
100 Soruda Tasavvuf, Abdülbaki Gölpınarlı
Sorularla Osmanlı İmparatorluğu, Erhan Afyoncu
Truva’nın İntikamı, Erhan Afyoncu
Osmanlı Tarihi Araştırma Rehberi, Erhan Afyoncu
Türkiye İdare Tarihi, İlber Ortaylı
İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı, İlber Ortaylı
İzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi, İsmail Hami Danişmend
Disney Alice’in peşinden o dehlize dalar mı?
Dağıtımcı şirketlerle sinema zincirleri arasında uzun zamandır beklenen hesaplaşma, sonunda işaretlerini göstermeye başladı. Öyle ki, birçok Avrupalı sinema zinciri, Disney Stüdyolarını boykot etmeye hazırlanıyor. Tartışmanın fitilini ateşleyense, Tim Burton’ın merakla beklenen son filmi, Alice in Wonderland (Alice Harikalar Diyarında).
Alice Harikalar Diyarında, tüm dünyada ve Türkiye’de 5 Mart’ta vizyona girecek. Tartışma, Disney yetkililerinin, filmin DVD çıkış tarihini normalden 1 ay önceye almak istediklerini ifade etmeleriyle başladı. Avrupalı sinemacılarla dağıtımcılar arasında, üzerinde ittifak olan kurallara göre, DVD çıkışından önce film gösterim süresi uzun süredir 17 hafta olarak uygulanıyordu. Şimdi Disney, Alice Harikalar Diyarı için süreyi 13 haftaya çekmek istediğini söylüyor. Sinemacılarsa bunu diğer ihlallerin bir başlangıcı olarak görüyor ve stüdyoyu boykotla tehdit ediyor. Bir yetkilinin verdiği demeç gerçekten çok manidar: “2010’un en büyüklerinden birinin bu film olmasını bekliyorduk. Aslında boykot bize de çok para kaybettirecek, fakat tüm sinema endüstrisinin şunu bilmesini istiyoruz. Bizim şatlarımızı kabul etmezseniz hiçbir filminizi yayınlamayız.” Bir gözdağından çok bir tehdit gibi görünüyor değil mi? Peki, aslında her iki taraf için de zararlı olacak bu sorunun ana nedeni nedir?
2009 yılı Amerikan şirketleri için tarihin en zor yıllarından biriydi. Bununla birlikte özellikle dev medya şirketleri, geçtiğimiz yılın son çeyreği için teker teker yüksek oranda kar açıklamaya başladılar. Disney bu konuda lider. Son çeyrekte %1’lik artışla $9.7 milyar kar ettiler. Bunda kriz zamanlarında insanların harcamalarını düşürürken daha çok evde zaman harcamaya başlamalarının etkisi çok büyük. Psikolojik olarak nitelendirebileceğimiz bu trendin tek istisnasıysa sinema, fakat o da sonuçta dev medya şirketlerinin işine yarıyor. Amerikan halkının kodlarına işlemiş olan öykü dinleme ihtiyacının modern tanımı olan sinemanın gişe performansı, tüm diğer sektörlerin tersine 2009’da %10 büyüyerek yaklaşık $10 milyar düzeyine çıktı! Fakat biraz fizik bilenler her şeyin iyi gidemeyeceğini hissetmiştir sanırım.
Termodinamik’in 1. yasasına göre. “Enerji vardan yok, yoktan da var edilemez. Ancak şekil değiştirir.” Paranın (enerjinin) azaldığı bir ortamda, insanlar evlerinden çıkıp sinemaya gidiyorlarsa, bu dönüşümün (şekil değişimi) kaynağı nereden geliyor? Tabi ki DVD satışlarından. Özellikle elektronik ve posta yollu kiralama hizmetlerinin gelişmesiyle birlikte, DVD satışları son yıllarda devamlı bir düşüş eğilimindeydi. Fakat bu düşüş, 2009’da tam anlamıyla bir patlama yaşadı. Geçtiğimiz yıl fiziksel DVD satışları %13 azalarak $8.13 milyar seviyesine geriledi. Üstelik tüm elektronik ve posta yollu kiralamalar sadece % 1 büyürken. Gişe hâsılatındaki büyümenin, DVD satışlarındaki düşüşü neredeyse birebir karşılıyor oluşu, termodinamiğe olan inancımı bir kez daha pekiştirdi diyebilirim. Disney’in uygulamak istediği bu kararın nedeni de, sanki yavaş yavaş ortaya çıktı sanırım. Şirket, düşen DVD satışlarını yükseltmeye çalışıyor. Tüm stüdyolar ve dağıtımcılar zaten yıllardır korsan satışlara karşı büyük bir mücadele içinde. Disney, DVD çıkış tarihini öne alarak hem filmin korsan satışını yasal kanallara yöneltmeye hem de reklâm ve pazarlama faaliyetlerini her iki mecra (Gişe ve DVD) için ortak kullanarak kar etmeye çalışıyor. Öte yandan sinema zincirleriyse bu taktiğin tutmayacağını ve sadece bilet satışlarının düşmesine neden olacağını düşünüyorlar. Her şeye rağmen, bence hiç de haksız değiller!
Açık söylemek gerekirse, Disney’in attığı taşın ürküttüğü kuşa değmeyeceğini düşünüyorum. Öyle ki, Alice Harikalar Diyarında, Avatar’dan sonra 3-Boyut teknolojisinin tüm imkanlarının kullanıldığı ilk büyük film. Yapım bütçesi tam $250 Milyon. Hatta dağıtım ve pazarlama finansmanını da katarsak bu rakamın $400 Milyon’a çıkacağını rahatlıkla öngörebiliriz. Disney istediği kadar kar açıklasın, film batarsa birkaç tepe yöneticisinin koltuğu gider. Bununla birlikte geçtiğimiz yıl DVD satışlarındaki düşmenin tersine gişedeki artışın en önemli nedenlerinden biri de yine 3-Boyut teknolojisi. Zira bu teknolojiye sahip ev sistemleri daha evrimlerinin başında ve kullanımları çok sınırlı. İnsanlar filmi çekildiği mantığa uygun bir şekilde, yani 3 boyutlu seyretmek istiyorlarsa sinemaya gitmek zorundalar. Buna rağmen Disney ona çok pahalıya patlayacak ve muhtemel bir rekor kırmasını engelleyecek bir uygulamaya neden girişiyor dersiniz? Hem de Avatar’ın vizyona girdikten iki buçuk ay sonra bile, hasılat tablolarında ilk üçte yer aldığını görmelerine rağmen. Yoksa hala Amerikan ekonomisinin alışageldiği gibi, temel fizik yasalarını görmezden mi geliyorlar? İnsan türünün ihtiyaçları sınırsız mıdır? Tüm bir ekonomik sistem bu algı yüzünden çökmek üzereyken, hala aynı mantığı güdüyor olabilirler mi? Hiç zannetmiyorum. Açıkçası işin altında çok daha basit bir gerçek yatıyor.
Alice in Wonderland’in vizyona giriş tarihi 5 Mart 2010. Peki, bu tarihten 13 hafta sonra ne başlıyor? FIFA Dünya Kupası! Bu yıl Güney Afrika Cumhuriyeti’nde düzenlenecek olan turnuva, 11 Haziran 2010’da başlayacak ve 1 ay boyunca tüm dünyadan milyonlarca futbolseveri ekran başına kilitleyecek. Kısacası, bu kararın altında “insan türünün tutkuları” yatıyor. Yani Disney yöneticileri Avrupalıların futbol sevgisiyle mücadele etmeye hiç ama hiç niyetli değil. Bunun yerine zaten evinde oturan ve televizyonunun başında maç saatini bekleyen doğal müşterilerine yani 15 yaş üstü erkeklere, filmin DVD’sini satabilmeyi umuyorlar. Maç heyecanıyla da kimsenin 3 Boyut’un eksikliğini hissetmeyeceğini hesap ediyorlar sanırım! Peki evdeki (Amerika) hesap, çarşıya (Avrupa) uyar mı dersiniz? Hiç zannetmiyorum!
Amerikan stüdyoları çoğunlukla büyük medya yığışımlarının birer parçasıdır. Öyle ki, neredeyse tüm büyük stüdyoların birer kardeş dağıtımcısı, gazetesi, televizyon kanalı ve sinema zinciri vardır. Disney yöneticileri kendi ülkelerinde bu tip kararları daha kolay alırlar. En azından daha önceki lobi faaliyetleriyle işi kılıfına uydururlar. Fakat Avrupa’da birçok sinema zincirinin böyle bağlantıları ve ortaklıkları yoktur. Zaten Avrupalılar genel kanının aksine Amerikalılara göre çok daha tutucudurlar. “Bizim şartlarımızı kabul etmezseniz hiçbir filminizi yayınlamayız” tehdidi bunun en açık göstergesi.
Disney, Alice’in peşinden o dehlize dalacak mı 1-2 hafta içinde öğreneceğiz. Sonuç ne olursa olsun, stüdyolarla sinema zincirleri arasındaki fikir ayrılıklarının artmaya başlayacağına inanıyorum. Zira ekonomik kriz, 3-Boyut teknolojisi derken sinema endüstrisi hızlı bir değişimin içine girdi. İnsanlar eskisinden çok daha hızlı tüketiyor ve sıkılıyorlar. Oyun konsollarının gelişimi de cabası. Açıkçası, değişen şartlara uyumlu yeni bir düzenin gelmesi şart. Öte yandan biraz da olaya olumlu yanından bakmak lazım. Amerikalılar nihayet futbolun önemini daha iyi kavramış gibi görünüyorlar. Ne demişler: “Futbol asla sadece futbol değildir
Alkazar’da ‘kötü son’
Alkazar sineması kapanıyor. Ticari filmleri gösteren büyük sinema salonlarıyla başetmenin artık mümkün olmadığını öne süren sinema yönetimi kapatma kararını kamuoyuna duyurdu. 1923′te açılan, aralıklıklarla işletildikten sonra 1994′ten itibaren yeni yapısıyla ticari kaygı taşımayan filmleri izleyicilerle buluşturan sinemanın kapatılacağı haberi sinema çevreleri ve izleyiciler arasında büyük tepki ve üzüntüye neden oldu.
Kapatma açıklaması sinema yönetimi adına Adalet Dinamit’ten geldi. Dinamit kapatma nedenini şu sözlerle açıkladı: “Büyük alışveriş merkezlerindeki son derece yüksek yatırımlarla yapılan, teknolojik olanaklarla donatılmış olan ve popüler, ticari filmleri izleyiciye sunan 8-10 perdeli sinema salonlarına karşı ya da yanıbaşında adeta kahraman bakkallar gibi küçük, iddiasız sanat sineması olmayı sürdürecek gücümüz ne yazık ki kalmadı. Sinema salonunu kapatmak zorunda kalışımız nedeniyle, tüm eksikliklerimize rağmen ısrarla Alkazar Sineması’nda film izlemeye devam eden Alkazar müdavimlerinden ve dostlarından özür diliyoruz. (..) Kurucu ortaklarımızdan merhum Onat Kutlar’ın da katkısı ve emeği ile 16 yıl önce açtığımız beyaz perdemizi karartmak ve size veda etmek zorunda kaldık.”
Dinamik desteksiz kaldıkları için Kültür Bakanlığı ve belediyeleri de eleştirdi: “Sinema salonlarına bırakınız en küçük destek vermeyi, sinemaları birer sanat mekanı değil, eğlence mekanı olarak görüp olağan vergisel yükümlülüklerinin yanı sıra ayrıca bir de eğlence vergisi adıyla ek yükümlülük getiren, sinema salonlarını Amerikan film endüstrisinin popüler, ticari filmlerine mahkum eden merkezi yönetim, Kültür Bakanlığı, Belediye yönetimleri adına sizlerden özür diliyoruz.”
HABERTURK.COM’a konuşan sinema yazarlarının büyük bölümü sinemanın kapanmak zorunda kalmasına tepki gösterdi. İşte yazarların görüşleri:
“Bu utancı yıllarca temizleyemeyiz”
Alin Taşçıyan (Star)
Alkazar sinemasının yenilenip açılışını dün gibi hatırlarım. Hepimiz için çok önemli bir olaydı. Rahmetli Onat Kutlar’ın sahibi olduğu İstanbul Film Ajansı’nın getirdiği dünya sinemasından örnekleri, istanbul Film Festivali dışında izleyebildiğimiz bir mekan olmuştu. İstanbul’un tek üç salonlu art house sineması olarak yıllarca hizmet verdi. Başka yerde vizyon şansı bulamayan ne başyapıtlar izledik orada. Kapanıyor olması çok acı verici. Bir yandan Berlin’de Altın Ayı kazanan ‘Bal’ filmi istediği dönemde vizyona çıkamasın, öbür yanda Alkazar kapansın. Herhalde bu utancı yıllarca temizleyemeyiz. Gönül isterdi ki devlet ve bünyesindeki kurumlar kültür sinemasını desteklesin ya da büyük holdingler küçücük sponsorluğu
birer kültür hizmati olarak üstelenebilsin. Ama bu kadar bilinçsiz ve korsana teslim olmuş bir genç izleyici kitlesi karşısında elimiz kolumuz bağlanıyor.
“Kaybedilen bir kale”
Uğur Vardan (Radikal)
Sanırım kapatılan her salon sinemasever cephesi açısından kaybedilen bir kale demektir. Alkazar, eni konu kendi rotasını çizmiş, Beyoğlu’nun olduğu kadar İstanbul’un kültür hayatına da kendince katkılarda bulunmuş bir mekândı. Kapanması, elbetteki ticari sinemanın karşısında yenik düşmenin bir ifadesidir. Seyirci tercihlerinin ve genel sinemasal düzeyin de dışavurumudur. Reha Erdem, geçenlerde katıldığı bir TV programında, kendi filmlerini gösterebilecekleri bir salon fikrinden bahsetmişti. Alkazar’ın durumu, bu tür salonların acilen devreye sokulma gerçeğinin de altını çiziyor sanki. “Umarım Alkazar, sinema salonu olarak hayatını sürdürür ve bu karardan vazgeçilir” demek istiyorum ama bunun da ekonomik temeli olmayan bir dilek olduğunun bilincindeyim.
“Kapatılması kültür için yenilgi”
Mehmet Açar (Gazete Habertürk)
Bu tarz tarihi sinemaları korumak için bence belediyelerin veya başka kurumların sponsor olması gerekiyor. Bu tür salonlarda Batı’daki art house dediğimiz tarzdaki mekanlar gibi ticari kaygı taşımayan filmler göstermeleri gerekli. Alkazar’ın da bir sponsor kurum desteği altında bir art house’a dönüşmesi gerekiyor. Bu tür salonların destek görmeden rekabet etmesi imkansız. Alkazar bir sinema olarak kalmal, kalmazsa bu genel olarak kültür için de yenilgi olur.
“Kötü işletmecilik affedilemez”
Atilla Dorsay (Sabah)
Alkazar Beyoğlu’nun en eski salonlarından biri. Anlaşılan sabihi devretmiş. Sinema olarak kapanıyor ama salon olarak korunacak, müze olacakmış. Aslında bu iyi bir karar çünkü Alkazar çok kötü yönetiliyordu. En son gittiğimde parça parça beyazperdesi, kötü projeksiyonu ve anlaşılmaz ses düzeniyle salonun sinema olarak sonunun yaklaştığı belliydi. Eski olmak yetmiyor,
salonların adam gibi işletilmesi lazım. Sanat sineması yapmanın arkasına sığınılarak kötü işletmecilik yapmak affedilemez.
“Herkesin elinden geleni yapması lazım”
Nil Kural (Milliyet)
Kapatılmasını çok üzücü buluyorum. İstanbul’daki ana akım dışındaki filmleri gösteren ender sinema salonlarından birisiydi. İzleyicilere bu tür filmleri görme imkanı sağlıyordu. Tam da Altın Ayı Ödülü’nü alan Semih Kaplanoğlu’nun dağıtım sorunlarından bahsettiği konuşmasından sonra bu üzücü haber geldi. Bir şekilde bu tür salonların yaşatılması için herkesin elinden geleni yapması lazım.
“Bu ortamda olacağı buydu”
Bu sorun sadece Alkazar için değil alışevriş merkezlerinin dışındaki bütün salonlar için geçerli. Semt sinemaları da aynı tehlikenin pençesinde, Feriye sineması da kapatıldı, Sinepop kapalı, doğru düzgün bir tek Atlas sineması kaldı. Artık film izleme kültürü değişiyor. Gösterimde 20 dakika önce reklam başlıyor. Filmler alışveriş merkezlerinde bir eğlencelik olarak bunuluyor. Bugünkü piyasa şartlarında bunun önüne geçilmesi mümkün değil. Ancak Kültür Bakanlığı’nın desteğiyle mümkün, onların da umrunda değil. Sanat filmlerinin bu kadar aşağıladığı, köşe yazarlarının sanat filmlerini hor gördüğü bir ortamda bunun olması bekleniyordu. İzleyicilerin de hatası var, sanat filmi gösteren sinemalar destekleniyor.
Nuri Alço ve Engin Çağlar isyan etti
Yeşilçam Ödülleri’nin adaylarının açıklandığı gecede tepki gösterdiler.
TÜRSAK Vakfı ve Beyoğlu Belediyesi’nin, TURKCELL’in ana sponsorluğunda düzenlediği Yeşilçam Ödülleri 3. kez sahiplerini bulmaya hazırlanıyor. ‘Türk sinemasının Oscarları’ olarak nitelenen Yeşilçam Ödülleri’nin adayları önceki akşam Ghetto’da düzenlenen basın kokteylinde açıklandı.
Geceye tesadüfen uğradıklarını belirten Yeşilçam’ın usta oyuncusu Nuri Alço, “Yeşilçam’ın gerçek sahiplerinin burada olmaması üzücü. Geceden kimsenin haberi yok” dedi. Nuri Alço’ya destek veren Engin Çağlar ise tepkilerini şu sözlerle dile getirdi: “Birçok arkadaşım adına da tepki koyuyorum. İçeride seyrettiğimiz filmlerle Türk sineması yaşamaz. Yeni nesille eski neslin iç içe olması gerekir.”
İvedik Yahşi Batı’yı 10 günde solladı
Recep İvedik 3 yeni bir rekora imza attı
Şahan Gökbakar’ın Recep İvedik’i, Cem Yılmaz’ın kovboylarına nal toplattı! İkili arasında yıllardır yaşanan gişe rekabetinin galibi bu yıl da Gökbakar oldu. Yılmaz’ın, 8 hafta önce gösterime giren Yahşi Batı filmini bugüne kadar 2 milyon 319 bin 598 kişi izledi.
Şahan Gökbakar’ın Recep İvedik 3 filmi 10 günde 2 milyon 366 bin 81 kişi tarafından izlenerek Yahşi Batı’yı solladı. Gösterime girdiği ilk üç günde 10 milyon 492 bin 946 lira hasılat yaparak bu alanda da rekor kıran İvedik’in en az 4 milyon seyirciye ulaşması bekleniyor.
Ara Güler’in acı günü
Fotoğraf sanatçısı Ara Güler’in eşi Suna Güler, İstanbul’da vefat etti
Yaklaşık iki yıldır lenf kanseriyle mücadele eden 76 yaşındaki Suna Güler, tedavi gördüğü Amerikan Hastanesinde hayatını kaybetti.
Suna Güler’in cenazesi, yarın öğle vakti Teşvikiye Camisi’nde kılınacak cenaze namazının ardından Feriköy’deki aile mezarlığında toprağa verilecek.
BAFTA ödülleri sahiplerini buldu
6 dalda ödül kazanan “The Hurt Locker” filmi geceye damgasını vurdu
İngiliz Film ve Televizyon Sanatları Akademisi’nin (BAFTA) bu yılki ödülleri sahiplerini buldu.
Londra’nın merkezindeki Royal Opera House’da düzenlenen ödül töreninin başlangıcında kırmızı halı, soğuk ve yağmurlu havaya rağmen yıldızlar geçidine dönüştü. İngiltere kraliyet tahtının ikinci sıradaki varisi Prens William’ın da katıldığı törende, aralarında Dustin Hoffman, Quentin Tarantino, Kate Winslet ve Audrey Tautou’nun da aralarında bulunduğu çok sayıda oyuncu, yönetmen ve film endüstrisi yetkilisi hazır bulundu.
Geceye damgasını, En İyi Film, En İyi Yönetmen, En Orijinal Senaryo, En İyi Montaj, Ses ve Sinematografi dallarında aldığı 6 ödülle “The Hurt Locker” filmi damgasını vurdu. Yönetmeni Kathryn Bigelow’a da “En iyi yönetmen” ödülünü kazandıran “The Hurt Locker”, Irak’ta savaşın ortasındaki bir bomba imha ekibinin yaşadıklarını konu alıyor.
Birçok ülkede gişe rekorları kıran James Cameron’ın “Avatar” filmi ise BAFTA töreninde sadece iki ödül alabildi.
Oscar ödül törenine iki hafta kala verilen BAFTA ödülleri, Oscar ödüllerinin olası sahipleriyle ilgili ipucu niteliği de taşıyor.
BAFTA ödüllerinin kategorileri ve kazananlar şöyle:
En İyi Film: The Hurt Locker
En İyi Kadın Oyuncu: Carey Mulligan- An Education
En İyi Erkek Oyuncu: Colin Firth- A Single Man
En İyi Yönetmen: Kathryn Bigelow- The Hurt Locker
En İyi Yabancı Film: A Prophet
En İyi Animasyon Filmi: Up
En İyi Uyarlanmış Senaryo: Up in the Air
En İyi Prodüksiyon Tasarımı: Avatar
En İyi Görsel Efekt: Avatar
En Orijinal Senaryo: Mark Boal- The Hurt Locker
En İyi İngiliz Filmi: Fish Tank
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu: Mo’nique- Precious
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu: Christoph Waltz- Inglorious Basterds
En İyi Makyaj ve Saç: The Young Victoria
En İyi Kostüm Tasarımı: The Young Victoria
En İyi Sinematografi: The Hurt Locker
En İyi Montaj: The Hurt Locker
En İyi Ses: The Hurt Locker
En İyi Müzik: Up
En İyi Kısa Animasyon: Mother of Many
En İyi Kısa Film: I Do Air
1947 yılında, dönemin İngiliz film endüstrisinin önde gelenleri tarafından kurulan BAFTA, “İngiliz Film Akademisi Ödülleri” ve “İngiltere’nin Oscar’ı” olarak bilinen sinema dalındaki ödüllerini, 2000 yılından bu yana veriyor. BAFTA ayrıca, televizyon, bilgisayar oyunu, çocuk televizyon programcılığı gibi alanlarda da ödüller dağıtıyor.
HİÇ BİR AŞK BU KADAR TUTKULU OLMADI
Akıllarda kalan sinemanın en ateşli sahneleri
Premiere ve Glamour dergileri sinemanın en çok akılda kalan, en ateşli aşk sahnelerini seçti. İşte o filmler ve o sahneler.

