Medya

Efsanevi dizi ekranlara veda etti

Yazan : AdSıZz 10 Mart, 2010 (0) Yorum

Sean McNamara ve Christian Troy’un maceralarını anlatan, 2003 yılında FX kanalında başlayan Nip/Tuck dizisi, görkemli bir finalle ekranlara veda etti.

Üniversite yıllarında tanışan, rekabetin çok yoğun yaşandığı tıp dünyasına birlikte giriş yapan, 20 yılı aşkın süredir devam eden dostluklarını McNamara/Troy şirketiyle bir iş birlikteliğine de dönüştüren iki arkadaş, Sean McNamara ve Christian Troy’un maceralarını anlatan, 2003 yılında FX kanalında başlayan Nip/Tuck dizisi, geçtiğimiz hafta görkemli bir finalle ekranlara veda etti.

Kimilerine göre basit bir pembe dizi, kimilerine göre ise Amerikan kültürünün yüzeyselliğini eleştiren çok önemli bir diziydi Nip/Tuck. Çarşamba akşamı ABD’de yayınlanan 100. bölümüyle sona eren ve Türkiye’de önce CNBC-e, şimdi de e2′de gösterilen dizinin yaratıcısı Ryan Murphy, Nip/Tuck’ın ilk bölümü yayınlandığında 37 yaşındaydı. Radikal feminist bir annenin oğlu olan Murphy, çok erken yaşta ailesine gay olduğunu açıkladı ve Los Angeles Times’tan Entertainment Weekly’e, ABD’nin önde gelen gazete ve dergilerinde çalıştı. Nip/Tuck’tan önce çektiği Popular isimli dizi, aslında Murphy’nin sonra geliştireceği sarkastik üslubunu ilk defa seyirciye tanıtıyordu.

Nip/Tuck ise öncelikle bir ‘FX projesi’ydi. Fox yayın grubunun 1990′ların ortasında kurduğu ve daha çok eski dizilerin tekrar yayınlarına yer verdiği FX, kısa sürede alternatif dizilerin yayınlandığı bir mecra oldu. Courtney Cox’lu Dirt’den It’s Always Sunny in Philadelphia’ya geleneksel dizilerde işlenmeyen daha tabu konulara el atan bu yapımların öncülüğünü yapan ise, 2003′te FX’e büyük bir popülerlik kazandıran Nip/Tuck oldu.

İkinci sezon finaliyle beş milyon seyirci toplayan, üçüncü sezon finaliyle FX’in gelmiş geçmiş en yüksek izleyici rakamlarına ulaşan dizi, Amerikan kültürünün merkezi konularından birini, vicdan-güzellik çatışmasını işliyordu. Sean McNamara kendini ne kadar insanlığa, tıp bilimine ve halkı tedavi etmeye adamaya gönüllüyse, arkadaşı Christian Troy da o kadar hazza, kişisel çıkara, bireysel mutluluklara ve paraya düşkündü. Biz de Nip/Tuck’ın unutulmaz karakterleri ve getirdiği yeniliklere bakalım dedik.

HER BÖLÜMDE AYRI ŞARKI

Nip/Tuck 100 bölümün 100′ünde de izleyiciyi ayrı müzik âlemlerine götürdü. Her bölümde, ameliyatların en önemli ritüeli eski moda CD player’a yüklenen şarkılardı. Rolling Stones’un Paint it Black’inden Frank Sinatra’nın You Make Me Feel So Young’ına pek çok klasikleşmiş şarkı vardı bunlar arasında. Ama Gotan Project, Feist, Nouvelle Vague, Pink Martini, Air, Amy Winehouse, Hercules and Love Affair ve İlhan Erşahin’in grubu Wax Poetic gibi 2000′lere damgasını vuran pek çok yeni grup ve müzisyenin kendilerini tanıtmaları için de, Nip/Tuck iyi bir platform oldu.

Seri katil Carver, dizinin popülaritesini artıran merak unsurlarındandı. Plastik cerrahinin nimetlerinden faydalananların yüzlerine bıçakla imzasını atarak dehşet yaratan Carver’ın kimliği, üçüncü sezonun sonunda ortaya çıktı.

KONUK KONTENJANINDA ÜNLÜLER GEÇİDİ

FAMKE JANSSEN: XMen serisinin Phoenix’i olarak tanıdığımız, aynı zamanda Elite ajansında mankenlik yapan Hollandalı oyuncu Famke Janssen, Nip/Tuck’ın en girift karakterlerinden Ava’yı canlandırıyordu.

MELANIE GRIFFITH: Christian’ın sevgilisi ve eşi Kimber’ın kayboluşundan sonra ortaya çıkan annesi Brandie rolünde hâlâ çok güzel olduğunu kanıtladı. Ve tabii kayıp kızının eşi Christian’la yatmayı ihmal etmedi.

ROSIE O’DONNELL: Amerikan televizyonlarının en yetenekli isimlerinden Rosie O’Donnell, ‘white trash’ tabir edilen, ‘taşralı-beyaz-kıro’ kadın rolünde muhteşemdi. Piyangodan milyonlarca dolar kazanan Dawn Budge karakteri, müthiş bir iktidara sahip oluyor ve Christian’ı da iktidarıyla büyülüyordu.

JACQUELINE BISSET: Canlandırdığı James LeBeau karakteri, organ mafyasının kölesi olmuş, borçlarını ödemeye çalışan ama bu sırada pek çok kişinin hayatını mahveden, çok seksi, olgun bir ‘femme fatale’ kadındı.

ANNE-KIZ BİR ARADA

Nip/Tuck’ın en çetrefil ve elektrikli ilişkilerinden biri de, Joely Richardson’ın canlandırdığı Julia McNamara’yla Vanessa Redgrave’in canlandırdığı annesi Dr. Erica Noughton arasındakiydi. Gerçek hayatta da anne-kız olan ikili, Nip/Tuck boyunca o kadar çok kavga ettiler ki, bir noktada birbirlerini öldürecekleri şüphesi dahi doğdu.

YENİ PROJESİ GLEE ÇOK TUTTU

Ryan Murphy’nin yeni projesi, geçen yıl Fox’ta başlayan ve Türkiye’de de gösterilen Glee. Her bölümün merkezinde bir şarkının yer aldığı bu ‘lise müzikali’nde Madonna, Rihanna, Billy Joel gibi yıldızların şarkıları var. New York Times’ın televizyon eleştirmeni Alessandra Stanley’nin mesafeli yaklaştığı ve klişe bulduğu Glee’nin yüksek reytingleri ve daha sonra basında aldığı olumlu eleştiriler, Fox’u dizinin ikinci sezonunu ısmarlamaya yöneltti. Glee’yi en çok destekleyenlerden biri ise, soyadıyla bir Nip/Tuck karakterini andıran Los Angeles Times eleştirmeni Mary McNamara’ydı: “Televizyonda uzun zamandır sevmek için entelektüel bahaneler bulmaya çalıştığımız ’suçlu zevkler’den böyle uzak, baştan sona eğlence dolu bir dizi seyretmemiştik.” Dizi, Türkiye’de her perşembe FOXLIFE’ta yayınlanıyor.

Kategoriler : Medya Etiketler : , , ,

Ekranlarda ‘Türk Malı’ bir komedi

Yazan : AdSıZz 10 Mart, 2010 (0) Yorum

Şafak Sezer ve Binnur Kaya’nın rol aldığı yeni dizi izleyicilerle buluşuyor
Geçen ay vizyona giren “Kolpaçino” filminin başrol oyuncusu Şafak Sezer ve son olarak ‘Vavien’ filminde izlediğimiz “Avrupa Yakası”nın Şahika’sı Binnur Kaya başrolde yer aldıkları yeni komedi dizisiyle izleyiciyle buluşmaya hazırlanıyor.

Gelecek Salı gününden itibaren SHOW TV’de yayınlanacak “Türk Malı” adlı dizide yirmi yıllık evli bir çiftin hikayesi anlatılıyor. Tayfun Güneyer’in senaryosunu yazdığı dizinin konusu şöyle:

Erman ile Abiye, yirmi yıllık evli bir çift. Ve doğal olarak artık çok sıkılmışlar birbirlerinden, ama müebbet hapis misali, birbirlerine tahammül etmek zorundalar. Ayrı yumurta ikizi iki sorunlu çocuk ve hepsinden .

Kuzu Ailesi’nin oturdukları, Abiye’nin babasından kalma, üç katlı, eski ve küçük evin bitişiğindeki eve, sadece yirmi günlük evli ve evliliğe inançları henüz çok taze olan genç bir çift taşınınca; Kuzu Ailesi’nin de tüm hayatı değişiyor. Çünkü, artık ellerinde kendi hayatlarını karşılaştırabilecekleri bir ‘denek gurubu’ var. Her macerada, ilk başta, komşu çiftin sevgi ve saygı ve modernlik dolu hayatlarına özenselerde, sonunda yine de kendi hayat tarzlarını en doğrusu olduğunu görüp,

Kategoriler : Medya Etiketler : , , ,

Hıncal Uluç yazdı Tatlıtuğ emniyete çağrıldı

Yazan : AdSıZz 10 Mart, 2010 (0) Yorum

Ünlü oyuncunun başı siyah camlı cipleri nedeniyle derde girdi
Aşk-ı Memnu’nun Behlül’ü Kıvanç Tatlıtuğ’un başı siyah camlı cipleri yüzünden derde girdi. Vatan gazetesinden Zehra Çengil’in haberine göre her şey Hıncal Uluç’un “İhbar” başlıklı köşe yazıyla başladı. Yazısında Tatlıtuğ’un siyah camlı cipini eleştiren Uluç “Bu şekilde cam Türkiye’de yasak değil mi? Trafik müdürü uyuyor mu?” dedi. Bu yazının üzerinden 15 gün geçti ve polis, Tatlıtuğ’un Ulus’daki evine geçen perşembe tebligat bıraktı. Bunun üzerine apar topar emniyete giden Tatlıtuğ oraya çağrılmasının sebebinin ciplerinin siyah camı olduğunu öğrendi. Polisin “Kıvanç Bey kusura bakmayın, Hıncal Uluç yazınca sizi buraya çağırmak zorunda kaldık” sözleriyle Tatlıtuğ şaşkına döndü. Bu yüzden karakola çağrılmasına tepki gösteren ünlü oyuncu “Ben Ergenekoncu muyum? Uyuşturucu mu kullandım. Beni bunun için mi buraya çağırdınız? Keşke cezamı kesip, gönderseydiniz” dedi. Görevli memur ise bu isyana “Camlarınızdaki koyu renkteki filmleri sökmeniz gerekiyor. Siz mi söktürürsünüz, biz mi sökelim” diyerek karşılık verdi. Tatlıtuğ ise bu konuyla ilgili gerekçesini “Ünlüyüm, takip ediliyorum. İnsanlar tanımasın diye bu camları koyulaştırdım” şeklinde açıkladı. Bu gerekçesini ruhtasına da işleteceğini belirtti. Ancak polis, Tatlıtuğ’un siyah camlı 2 adet cipine toplam 180 TL ceza kesti. Kardeşinin Uluç’un yazısının ardından karakola çağrılmasına ağabeyi Tugay Tatlıtuğ tepki gösterdi: “Eski menajeri Erkan Özarman kardeşimin üzerinden rant elde edemeyince yazar arkadaşını kullanıp, böyle bir yazı yazdırıyor. Türkiye’de sadece benim kardeşimin arabasının camları mı siyah?”

Trafikten men edilebilir

Otomobİllerde en çok gerçekleştirilen modifiye olan camlara film uygulanması, trafik kurallarına göre 115 TL ceza gerektiriyor. Aynı araç üç kez camları filmli şekilde ceza alması durumunda trafikten men edilirken, araçların zorunlu fenni muayenelerinde de camları filmli araçlara onay raporu verilmiyor. Ayrıca 8 ceza puanı yazılıyor. Çok özel durumlarda otomobil camlarına film takılmasına izin veriliyor.

Kategoriler : Medya Etiketler : , ,

Dizi çekimleri yakında durabilir”

Yazan : AdSıZz 10 Mart, 2010 (0) Yorum

Oyuncu Bülent İnal’dan çok tartışılacak açıklamalar, Başrolünde oynadığı dönem dizisi “Bu Kalp Seni Unuturmu?” yayından
kaldırılan Bülent İnal, dizi sektöründe oyuncu ve çalışanların imzalamak zorunda kaldıkları sözleşmelerin insan haklarına aykırı olduğunu, böyle devam ederse yakında çekimlerin durma noktasına geleceğini iddia etti. Dizi ve filmlerin tekrar yayınıyla yurtdışına satışından oyuncu ve çalışanların
pay almamasını eleştiren İnal, “Dizi ve sinemadaki set çalışanlarıyla
oyuncuların yasal hiçbir dayanağı yok. Sözleşmelerde oyuncuyu koruyan bir
tekmadde yok. Bu sözleşmeleri imzalamak acı veriyor ama maalesef imzalamak zorunda kalıyoruz” diye konuştu.

‘SEKTÖR KAYNIYOR’

“Bu Kalp Seni Unutur mu?” dizisinde devrimci Sinan karakterini canlandıran İnal, oynadığı karakter kadar olmasa da düzen içinde sesini çıkarmaya çalıştığını belirterek, sözlerini şöyle sürdürdü: “90-100 dakikalık dizileri yetiştirmek için büyük çaba harcanıyor. İnsanlar kazalarda ölüyor, setlerde bayılanlar oluyor. Son yıllarda başlayan para ödememe konusu var. Çalışma koşullarınamüdahale olmalı. Dizi sürelerimakul hale gelmeli. Diğer
setlerdeki oyuncularla görüşüyoruz. Sektör kaynamaya başladı. Belki
dizi çekimleri kendiliğinden duracak. Kamera kapandığı zaman bu
sorunlara çare bulunacak.”

TİYATRO İÇİN GÜN SAYIYOR

Dizinin bitmesinin ardından tiyatroya ağırlık verdiğini belirten İnal, ortağı Şakir Demirpehlivan ile birlikte bir tiyatro kurmaya hazırlandığını açıkladı. “Yıllardır
diziler nedeniyle tiyatrodan uzak kalmıştım. Sahnede, kuliste olmak, tiyatro yapmak istiyorum” diyen başarılı oyuncu, “Eski arkadaşımŞakir Demirpehlivan
ile birlikte bir tiyatro kuracağız. Görüştüğümüz yerler var. Yerleşik bir salonda, iki ya da üç ayrı oyunla başlamak istiyoruz. Bazı yönetmenlerle görüştük.
Haziranda oyunları belirlemiş, temmuzda provalara başlamış, eylülde
de perdeleri açmış oluruz” dedi.

Kategoriler : Medya Etiketler : , , , ,

Farelerden çektiğimiz

Yazan : AdSıZz 10 Mart, 2010 (0) Yorum

Adam olmak” zor iştir ve bunun “vezir olmak”la mevkiyle, makamla hiçbir ilgisi yoktur. Birinin “adam”lığı önce hamuruyla, mayasıyla; yani doğuştan gelen özellikleriyle ilgilidir, sonra da zaman içinde geliştirdiği kişilikle… Örneğin; içinde bulunduğu şartlara göre bukalemun gibi renk değiştiren, rahatlıkla yalakalık yaparak güç sahibi kişilere veya kurumlara paspas olanlar, bununla da kalmayıp çelişkili ifadelerle başka insanları da kendi hatalarına çekinmeden ortak edip harcamaya yeltenenler, kim olurlarsa olsunlar, hangi yaşta ve makamda olurlarsa olsunlar asla adam sayılmazlar. Bugün sayılmadıkları gibi bundan sonra da ağızlarıyla kuş tutsalar sayılamazlar. Çünkü adamlık “insanlık”la paralel gider. Çıkarı için insanlığını unutanların, yalan söylerken kendisiyle bile çelişkiye düşenlerin, etek öpüp yalvarma pozisyonuna girenlerin bu kavramla bağlantısı olamaz.

Örneklerini sıkça görüyoruz da söylemeden geçemedim, kim kendine yakın görüyorsa bu sözleri, üstüne alınsın serbesttir. Onların bu hale düşmesinden tüm insanlar utanç duyuyor çünkü…

Kategoriler : Medya Etiketler : , ,

Kurtlar Vadisi’nde çekim hatası

Yazan : AdSıZz 10 Mart, 2010 (0) Yorum

Abdülhey’in hastanedeki görüntüleri şaşırttı. Kurtlar Vadisi Pusu dizisinin son bölümünde Abdülhey’i hastanede gösteren sahnelerdeki mantık hatası izleyicileri şaşırttı. Sırtından yaralanan Abdülhey hastanede yüzüstü yatar şekilde gösterildi ancak ameliyat sonrasında ise sırtüstü yatırıldı. Daha önce de Polat Alemdar karakterinin sırtından bıçaklanması sahnesinde Alemdar’ın hastaneye sırtüstü yatarak getirilmesi birçok gazeteye haber olmuştu

Kategoriler : Medya Etiketler : ,

Kalbin kerpiçi

Yazan : AdSıZz 10 Mart, 2010 (0) Yorum

CEMRELER tıkır tıkır düştüğünde toprağa, suya, havaya… İstanbul’da güneş eteğini birazcık kaldırdığında, genç televizyon muhabirlerini dağa çimene çıkarırlar. Bahar haberleri verir kanallar ve şöyle der ekrandaki güleç yüz:
“Bugün hava çok güzel.”
Bugün hava nerede güzel?
Adıyaman’da mı? Nevşehir’de mi bahar? Artvin ne âlemde? Kimse sormaz bunu. “Bugün hava çok güzel”dir İstanbul’da güneş açtıysa.
Elazığ’da elli bir ölümün, çoluk çocuk toprak altında boğularak ölümün akla getirdiği ilk soru neden “İstanbul’da deprem ne zaman?” olur? Basın, sadece kendi evlerinin yıkılıp yıkılmayacağı ile mi ilgilidir?
Ne tuhaf:
Bazı gazeteler elli bir insanını kaybeden köylerin adını yazmaya bile erinmiş. Değil ki insan adları…

ÇADIRLARIN ALLAH’I VE DEVLETİ
Sırtında asker parkası(!) genç bir kadın, tek bir cümlede, önce hükümete, sonra devlete, en son da Allah’a sığınıyor. “Bibisigiller” toprak altında boğularak ölmüş “mallarla” birlikte. Başbakan, “Suçlu kerpiçtir” dediği için kerpiçe sığınmış gazete manşetleri. Hep birlikte “ilgisizlikle, bilgisizlikle” suçluyorlar insanları. Yoksulluk ise hem gazetelere hem de Başbakan’a göre büyük oranda Allah’ın, onun değilse bile “tembellerin” meselesi.
Çadırdaki kadın derdine yanıyor bu sırada. Nereden bilsin kadıncağız, İstanbul Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi’nin yaptığı ve Maslak Kampusu’nun bahçesinde duran örnek kerpiç evin depremde yıkılmayacağını? Şimdi hep birlikte betonun kutsallığına sarılan siyasetmedya- sermaye sanki hiç hatırlamıyor beton evlerin nasıl katlanarak yıkılıverdiğini büyük depremde. “TOKİ halleder” değil mi? Basın ise “Bilim adamları uyarmıştı” haberlerini yapıp suçunu affettirir nasılsa.

PROMOSYON EV
Bir deprem ülkesinde niye şunlar yapılmaz?
Her gün yepyeni bir “promosyon icadıyla” çıkan gazeteler, çoluk çocuğa “oyun evi” vereceğine niye bir kez de bu örnek kerpiç evin nasıl yapılacağına dair, köylünün anlayacağı dilden bir ek vermez?
Canına yandığımın hükümet, müteahhitlikteki yavuzluğunu niye bilimi insanlarla buluşturmakta göstermez? Başbakan’ın bilimle şahsi ilişkisi, “Domuz gribi aşısı yaptırmam” tarzı bir Kasımpaşalılık olabilir. Ama niye bu TOKİ denen devasa örgütlenme -ki doğrudan Başbakan’a bağlıdır- şu deprem hatları üzerindeki evlerin nasıl yapıldığıyla ilgilenmez? İnsanların “durumu yok”, yaptıramıyor işte betonarme ev. Kerpiç evin nasıl insanı öldürmeyecek hale getirileceğini niye kimse bu insanlara anlatmaz?
Halkın bilimden uzaklığı, Allah’a yakınlığı üzerine bu kadar konuşulurken deprem bölgelerindeki sermaye, neden bu bilgi buluşmasını sivil toplum örgütleri aracılığıyla kurmaya çalışmaz?
Diyelim ki hükümetten, sermayeden, basından ümit kesildi. Herkes kendi âleminde. Niye inşaat mühendisi, iyi kalpli, aydınlık kafalı çocuklar her yıl birkaç günlerini ayırıp, yanlarına şu örnek kerpiç evin planını alıp iki-üç tane köy kahvesi ziyaret etmezler? Deprem mühendisi çocuklar hayırlı bir iş yapıp niye camilere, kafelere gidip bunu anlatmazlar?
“Komünist” diye sopa yemeleri, “Allah’ın işine karışıyor” diye tokatlanmaları muhtemeldir. Ama, dediğim gibi, insanlar ekseriyetle ölmek istemez. Yoksullar, cahiller, koyu dindarlar, deliler ve hatta antikomünistliğe gönül vermişler dahil.

KERPİÇ YIKINTISI
Elazığ’daki yoksul insanların evleri kerpiçten olabilir. Ama bu insanlar kerpiç yüzünden ölmedi. Bu insanlar, Türkiye’nin kalbi kötü bir kerpiçten yapıldığı için öldü. Her ay yoksul insanlar toprak altında boğularak ölüyor. Kâh Bursa’da, Balıkesir’de madende grizu patlamasıyla, kâh Elazığ’da depremde kerpiç yığınının altında. Her seferinde Türkiye’nin kerpiç kalbi yıkılıyor, boğulup kalıyoruz kendi temelsiz, dayanaksız kalbimizin yıkıntısı altında.

Kategoriler : Medya Etiketler : , , ,

Turhan Selçuk yoğun bakımda

Yazan : AdSıZz 10 Mart, 2010 (0) Yorum

Usta çizerin hastanedeki tedavisi sürdürülüyor. Cumhuriyet Gazetesi çizeri, karikatürün ustası, ünlü Abdülcanbaz karakterinin yaratıcısı Turhan Selçuk, karın bölgesindeki aort damarının yırtılması nedeniyle ameliyat olarak yoğun bakıma alındı. Hayati tehlikeyi atlatamayan Selçuk’un tedavisi Acıbadem Maslak Hastanesi’nin yoğun bakım ünitesinde sürdürülüyor. Aort damarının genişlemesi teşhisi ile hastaneye kaldırılan Selçuk’a önceki gün stent takıldığı ancak kanaması durmayınca tekrar ameliyata alındığı öğrenildi. Selçuk’un kız kardeşi Ülfet Ertel, “Şu anda yoğun bakımda, herhangi bir problemi yoktu konuyla ilgili, rahatsızlığı aniden gerçekleşti, bir şeyi yoktu” dedi. Öte yandan geçtiğimiz yıl ağustos ayında rahatsızlanarak hastaneye kaldırılan Cumhuriyet Gazetesi imtiyaz sahibi ile başyazarı ve Turhan Selçuk’un kardeşi İlhan Selçuk’un tedavisi de Amerikan Hastanesi’nde sürüyor. Selçuk’un bilincinin açık olduğu, ancak yürümekte zorlandığı öğrenildi.

Kategoriler : Medya Etiketler : , ,

Express-Roll ekibinden yeni dergi

Yazan : AdSıZz 10 Mart, 2010 (0) Yorum

Bir+Bir piyasada…Kapanan Roll ile Express dergisinin ekibinin hazırladığı Bir+Bir’in ilk sayısı yayınlandı. Dergide siyasetten sanata farklı alanlarda yazılar, haberler, röportajlar bulunuyor.

Dergi ekibinin yayına başlamasıyla ilgili açıklaması şöyle:

“Kovaydır balık olduk. Beklettik. Affola. Ama biz de bekledik. Bekledik ki kaynasın. Kaynatırız, kaynatırız, kaynamaz. Kaynatırız, kaynatırız, kaynamaz. Sekizimiz odun çeker, dokuzumuz ateş yakar, kırk gün oldu, kaynatırız kaynamaz. Sayfaları koyduk ocağa, uçtu gitti bucağa. Suyuna saldık bulgur, be yârenler bu ne haldir? Kafka’nın çorbası mübarek. Gökçen Kaynatan gelse kâr etmeyecek.

Güya 21 Ocak’ta çıkacaktık. 21 Ocak’ta çıkacaktık ki, kova olalım. Niye mi kova? Camus’nün kulakları çınlasın, kaleciyiz bir kere. O yüzden severiz kovaları. Bir Varol vardı mesela, Ürkmez. Soyadı gibiydi, bir millî hezimetten sonra çadır tiyatrosunda sahne alıp “Ben Varol, Çekoslovakya’dan yarım düzine yiyen kova

kaleci Varol” diye başlayan tiradı yüzünden tefe konmuştu. Bir de Hayro vardı, Galatasaray’ın Hayrettin’i. Penaltılara kalan bir kupa maçında, 10 küsur penaltıdan birini bile kurtaramadığı için az dalga geçmemişlerdi. Nedense, sadece bir tane kurtaran öbür kaleciye kimse bir şey

dememişti. Kazanan haklıdır!

Ne diyorduk, kova… Bu maceraya 29 Ocak 1994’te başlamıştık, haftalık Express’le.

Günlerden bir gün, bir bilene sormuştuk, hangi burçtanız diye? “Kova” demiş, eklemişti: “Devrimci burçtur”. O hafta arka kapağımıza Kova’nın haritasını koymuştuk– “ilim kendini bilmektir”–, bir astroloğa danışarak tabii.

Evet, kovayız, ve övünmek gibi olmasın,

Camus’den aşağı kalmayız. Onun neşriyatı “Combat / Mücadele” ise, bizimkisi “Combat” artı bir. Hem zaten o ünlü tartışmada Sartre’dan yanayız. (O tartışmanın özlü bir yorumu

Express’in geçen sayısında). Ama Sartre’ın neşriyatı “Temps Modernes / Modern Zamanlar” ise bizimkisi “Temps Postmodernes” artı “Combat”. Daha doğrusu “Combat Rock”, hani şu “Haklarını bil” diye başlayan Clash albümü.

Ne diyorduk, kova… Kırk gün oldu, kaynatırız, kaynatırız, kaynamaz. Oldu size 3 Mart. Kovaydık, balık olduk. Pisibalığı… Yeri geldi, bir Hendrix çalmazsak olmaz: “Catfish blues”…

Kovaydık, balık olduk ama, aslında Bir+Bir’in imgelemimize düşüşü 2008 nisanı, Koç’la Boğa arası. Ne o, ne öbürü. Yani? Yani’si için önce Koç’a bakalım: “Açık kapıları zorlayan şuursuzlardan değildir, sadece kapalı kapıları zorlar… Dünyaya cepheden yaklaşır. Şair ‘dikkafalı’ deyimini Koç’u dikkatle gözlemledikten sonra icat etmiştir…” Boğaya gelince: “Kafası kapitalizmle meşguldür. Maddenin özüyle ilgilidir. Sırrı boynundadır, oraldir. Boğa köpürür, ya öfkeden ya hazdan. Kendini metafizik bunalımlara kaptıracak kişi değildir. Kendini çalışarak öldüren Boğa’lar görülmüştür, ama onu mükemmeliyetçi sanmak hata olur. Başladığı işi noksansız, yanlışsız bitirecek kişi değildir. Başarıda olduğu kadar yenilgide de sebatkârdır. Amacına ulaşamayacağı açıkça belli olduğu halde devam eder. Şanssız olduğu iddia edilemez. El Cordobes’in dediği gibi, boğanın da kazanma şansı vardır.” (Jacoques A. Bertrand, “Terazinin Hüznü”, Metis)

Koç’la Boğa arasındaki o yerin, bizim astrolojimizdeki adı Godard burcu. 2008

nisanında, ‘68 Mayısı’nın 40. yıldönümünü konu alan Roll kapağını hazırladığımız günlerde defalarca seyretmiştik Godard’ın “One Plus One”ını. Bir+Bir o sevişmelerin birinde düştü imgelemimize. Kimbilir hangisinde, ama Koç’la Boğa arasında bir yerde olduğu kesin.

Bir “Roll Over” yapalım, 2008 mayısında “Bitmeyen Şarkı” başlıklı kapak yazısının son satırlarına zaplayalım: “Sympathy For The Devil”, “Bir Artı Bir”in başrol oyuncusuydu. Godard Stones’la birlikte stüdyoya girmiş, şarkının kayıt sürecini baştan sona çekmişti. Bu görüntüleri filmin merkezine oturtmuş, ancak şarkının tamamlanmış haline yer vermemişti… Filmin finalinde iki bayrak dalgalanıyor, biri kızıl, diğeri siyah. Eleştirmen Martha Merrill’e göre, “Bir Artı Bir” komünizm artı anarşizmdi”. (…) Tevekkeli değil, filmin adına dair sorulara Godard hep aynı karşılığı veriyor: “Bir artı bir iki etmez, bir eder.” Filmde, “Sympathy For The Devil” tamama ermiyor. Sürekli değişiyor: Enstrümanlar değişiyor, ritmler değişiyor, sözler değişiyor. Şarkı dönüşüyor, gelişiyor, güzelleşiyor. “Sympathy For The Devil”, Merrill’in deyişiyle, “Godard’ın gözünde devrim gibi, hiç bitmiyor, hiç tamamlanmıyor”. ‘68 ruhunun en güzel tarifi “Bir Artı Bir” galiba. Kırmızı Artı Siyah. Ve hiç tamamlanmayan, bitmeyen bir şarkı. Kırmızı ve siyah demişken, Léo Ferré’yi de selamlamayı unutmayalım, bir Léo Ferré şarkısıyla: Bize bu iki rengi verdiğin için tenk yu şeytan.

“Bir+Bir”in çıkışını Godard’ın ocak ayında gösterime gireceği duyurulan yeni filmi “Sosyalizm”e denk getirmek istiyorduk. Yola Alain Badiou’lu, Patti Smith’li “Sosyalizm”le, üstelik kova burcunda çıkmaktı gönlümüzdeki. Olmadı, önce Godard rötar yaptı. Anlaşılan o da kaynatıyor, kaynatıyor, kaynamıyor. Böyle olması hoşumuza gitmiyor da değil. Meret kaynamadı mı kaynatan Godard da olsa kaynamıyor. Neticede ondan erken davrandık, o “Sosyalizm”i çıkaramadan biz “Bir Artı Bir”i çıkardık. Kova olamadık, balık olduk. Olsun, balık da kıyak burç. Ayrıca, yükselenimiz her daim kova zaten.

Bu ilk sayı, haliyle biraz da boğa: “Noksansız, yanlışsız değildir. Amacına ulaşamayacağı açıkça belli olduğu halde devam eder.”

Bütün eksiklerle, gediklerle, hatalarla devam ediyoruz. Kafka’nın dediği gibi, “devam et, sonra başlarsın”.

Derginin ilk sayısı içeriği şöyle:

PUNK MANİFESTO
Temsilî İnsan Tabiatı ve Vivienne Westwood

JACK WHITE İLE FELSEFE DERSİ
Ruhî frekanslar

ALTIN AYI: “BAL”
Keskin ve kekre

BORIS VIAN DEVLET TİYATROSU’NDA
“İmparatorluk Kuranlar”ı Celal Kadri Kınoğlu anlatıyor

FENOMEN: “STAR WARS”
Kapitalizmin yeni ruhu

VİZYON: JIM JARMUSCH
Mutasyon çağı

NAOMI KLEIN’LA HASBIHAL
Lhasa, Sosa, Espinosa

MANO SOLO
Koşuyorum, öyleyse varım

VIC CHESNUTT
Ses ve öfke

KAMERA-GÖZ
İki seçenek

MOS DEF
Radikal bir kopuş lâzim

SELDA BAĞCAN
Ha buradaki kar ha oradaki kar

CHARLOTTE GAINSBOURG
Manyetik titreşim

TOM WAITS & BECK
Kelalâka mevzular derin bağlantılar

TARTIŞMA: PASCAL BONIFACE
Ferré, Camus, Henry

PORTRE: ERIC CANTONA
Ateş atı

JOE SACCO’DAN “GAZZE 1956”

Şiddetin mayası

UDI ALONI VE “BİR YAHUDİ NE İSTER?”
Mesih’in devrimci dili

ŞEFİN TAVSİYESİ
Kafka usûlü soya çorbası

Kategoriler : Medya Etiketler : , , , , ,

BİR DİNÇ BİLGİN KLASİĞİ DAHA!

Yazan : AdSıZz 10 Mart, 2010 (0) Yorum

Bu kez de 28 Şubat’ın sözde itirafçı sanıklığına soyundu! 2003-2004 yıllarında Etibank’ı zimmetle dolandırmaktan yargılandığı davada; Ak Parti’yi, TMSF’yi, yargılandığı mahkemenin başkanını ve mahkeme bilirkişisini gericilikle, irtica yanlılığıyla suçlayan ve kendisinin laiklik yanlısı olduğunu belirterek, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin yolsuzluklarını deşifre ettiği için mağdur edildiğini ileri süren Dinç Bilgin konjonktür gereğince yine 180 derece dönüş yaptı!

Bilgin bu kez de 28 Şubat sürecine ilişkin günah çıkarmaya başladı ancak her ne hikmetse yine kendisinden başka herkes suçlu!
28 Şubat sürecinde hortumlamak amacıyla banka alıp, kendisini korumaları için dönemin güçlü odağı olan 28 Şubat’ın etkin isimleriyle birlikte hareket eden Dinç Bilgin, şimdi 28 Şubat’ın mağdurlarının iktidarda olduğunu göz önünde bulundurarak, 28 Şubat’ın muktedirlerini suçluyor ve kendi gazete ve televizyonlarının süreci destekleyen yayınlarında sorumluluğu bulunmadığını ileri sürüyor.

Özetle; Bir Dinç Bilgin klasiği…

Peki Bilgin bu kez kimleri ihbar ederek kendisini aklıyor? Taraf Gazetesi’nden Neşe Düzel’e konuşan Dinç Bilgin’in yeni itirafçı ifadelerine bakalım:

“Medya 28 Şubat’ta karşı çıkabilirdi ama çok zordu bu. Başına 50 tane bela gelebilirdi. Tehditler vardı. Siyasi cinayetleri biliyorsunuz. ATV’ye bantlar geliyordu. Bizim Ali Kırca ekrana çıkıyor, birden ses tonunu değiştiriyordu. Ve fonda saçma sapan yazılar ekrandan akıyordu. Ben bunlara şiddetle karşıydım ve karşı olduğumu da söylüyordum, bunun kavgasını yapıyordum ama… Bir süre sonra gazete sahibi olarak, Sabah Grubu’nun bir numarası olarak benim de pek fazla gücüm olmamaya başladı. Gücümü kaybettim, sözüm geçmemeye başladı. Bir başka güç odağı geldi gazeteye hâkim oldu sanki”

Peki Dinç Bilgin’in sözünü geçiremediğini iddia ederek 28 Şubat dönemindeki yayınlarının sorumluluğunu üzerlerine yıktığı medya yöneticileri kimlerdi?

ATV’de Ali Kırca ve Ayşegül Arslan.

Sabah Gazetesi’nde tepedeki isim Zafer Mutlu. Başyazar Güngör Mengi, Ankara Temsilcisi Fatih Çekirge, sonrasında Tayfun Devecioğlu ve yazıişleri müdürleri Erdal Şafak.

Bakalım Bilgin’in 28 Şubat’ın faturasını kestiği bu isimler bu iddiaya ne yanıt verecek?

Kategoriler : Medya Etiketler : , ,