Polemik
İddiaların odağındaki CHP’li konuştu
Eşref Erdem: “Evet, Baykal 99′da Ahmet Türk ile görüştü ama…”
CHP Ankara Milletvekili Eşref Erdem, BDP Muş Milletvekili Sırrı Sakık’ın 1999 yılındaki seçimlerden önce CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ın aday göstermek için ”20 militan istediği” iddiasının ”mesnetsiz” olduğunu belirterek, ”20 militan lafını hayretle karşıladım” dedi.
Parlamento Muhabirleri Derneği’ni ziyaret eden Erdem, yaptığı açıklamada, Ahmet Türk’ün isteği ve kendisinin ricası üzerine Baykal’ın, Türk ile kendi evinde bir araya geldiğini, daha sonra da seçimlere birlikte girme konusunda sohbetler yapıldığını söyledi.
”Görüşmelerin sohbet şeklinde geçtiğini, kurumsal kimlik adına yapılmadığını, listenin konuşulmadığını” belirten Erdem, ”Sayın Sakık’ın bu derece mesnetsiz bir iddia ortaya atmasından üzüntü duydum. Böyle bir şey söylemek abesle iştigaldir. Hayretle karşıladım” dedi.
Erdem, Baykal’ın bu konudaki politikasının 40 yıldır aynı ve tutarlı olduğunu ifade etti.
“Kuran’a el bassa inandıramaz”
Cüneyt Ülsever’den Büyükanıt Paşa’ya 27 Nisan muhtırası cevabı
Balçiçek Pamir’le Söz Sende’nin bugünkü konuğu gazeteci yazar Cüneyt Ülsever, eski Genelkurmay Başkanı Org. Yaşar Büyükanıt’ın “27 Nisan muhtıra değildir” açıklaması hakkında şu yorumu yaptı: “Büyükanıt ne düşünürse düşünsün bu bir muhtıradır. Başbakan, ‘Ölene kadar görüşmenin içeriğini açıklamayacağım’ dedi. Bu normal değil, normal ne demek, böyle bir hakkı yok. Devletin en tepesinde böyle bir görüşme oluyor. Muhtıra veren paşa o günden sonra süt dökmüş kediye dönüyor. Deniz Baykal’la Irak’a asker çıkarma konusunda girdiği ağız dalaşını hafızalardan silmeye çalışmak boşuna gayrettir. Aralarında kumar borcu vardı da onu mu görüştüler yani? Büyükanıt Paşa, Kuran’a el bassa 27 Nisan’ın muhtıra olmadığına beni ikna edemez.”
Ülsever, programda ayrıca Balyoz darbe planı iddiaları ve yargı kriziyle sarsılan Türkiye’yle son kitabı “İtirafçı”daki kahramanı arasında paralellik kurarak şu benzetmeyi de yaptı: “Aslında ‘İtirafçı’nın yaşadıkları hepimizin hayatı. Kafka’nın bir sabah kendisini böcek olmuş bulması gibi biz de uyanıp kendimizi başka bir şey olmuş buluyoruz. Aslında çok şey istemiyoruz: biraz aşk, şefkat, iyi yaşamak ve en önemlisi huzur istiyoruz. Ama bunları bulsak bile bu sefer dayanamayıp belamızı arıyoruz. Halk arasında hani derler ya ‘Rahat k…ımıza batıyor’ sanki… Yani günün birinde kalkıp kendimizi İsveç, Norveç gibi bir ülkede bulsak bu sefer de başlarız aranmaya… ‘Aman ne kadar sıkıcı, ne monoton’ filan diye. Tabii darbe planları, gözaltılar filan olmasın ama adrenalin ve endorfin de bağımlılık yapıyor, burası bir gerçek yani…”
Ülsever programda gözaltıları önceden tahmin ettiğini ve bunların “bir plan dahilinde yapıldığını düşündüğünü” belirterek şunları söyledi: “Yani 162 kişi, içlerinde 33 general de var, bir araya gelip darbe planı yapıyorlar. Yaptıkları yetmiyor bunu bir de yazıp imzalıyorlar. Bir de saklıyorlar. Kusura bakılmasın ama ben bunu acayip buluyorum. Benimle alay ediliyor diye düşünüyorum. Vatandaş olarak beni manipüle etmeye, benimle oynamaya çalıştıklarını düşünüyorum. Bu bir iktidar mücadelesinden başka bir şey değil. Yaşananlar film gibi. Aziz Nesin, rahmetli ‘Ben komik değilim, yaşananlar komik’ derdi. Aynı onun gibi.”
Ülsever darbe planlayanların içeri alındıklarını ama darbe yapanların dışarıda dolaştıklarını belirterek Balçiçek Pamir’in bundan sonra neler beklediği ile ilgili sorusuna da şu cevabı verdi: “Balyoz doğruysa ortada bir feciat var, yanlışsa daha da büyük bir feciat var. Şu andan itibaren Şer ile ehveni şer arasında bir seçim var şu andan itibaren. Böyle bir karar varsa zaten yuh olsun o paşalara. Darbe yapmaya kalkan adamın da biraz aklı bilgisi filan olması lazım.”
“Bana genel olarak 2002’den bu yana ‘Asker siyaseti rahat bıraktı mı?’ deseniz size ‘Hayır’ diye cevap veririm. AK Parti iktidara geldiğinden beri sürekli bir karalama kampanyası vardır. Ama bu kadar çılgın yerlere gidip gitmediğine karar verecek olan tabii ki adalettir.”
Ülsever, Cuma günkü yazısında söylediği “İki arada bir deredeyim” cümlesini de şöyle açıkladı: “Türkiye’nin bir askeri vesayet döneminden geçtiğine inanıyorum. Bu insanların bazılarının darbeye teşebbüsten ceza almaları gerektiğine de inanıyorum. Ama hukukun üstünlüğüne riayet edilerek yargılanmalarına da inanıyorum. Tam askeri vesayet kalkıyor derken acaba sivil vesayete göre mi gidiyoruz diye de endişeleniyorum. O yüzden de araftayım diyorum. Toplumda oluşan ‘Ya bizdensin ya ordan’ psikolojisini de hazmedemiyorum. Hadi sıradan insanlar neyse de aydınların zihinsel haritasının iki tarafa da hak vereni reddetmelerine bir anlam veremiyorum.”
‘Türkiye generallerin yöneteceği ülke olmamalı’
BBP Genel Başkanı Yalçın Topçu, “Balyoz Darbe Planı” soruşturmasını değerlendirdi
Büyük Birlik Partisi Genel Başkanı Yalçın Topçu, ülke gündeminin günlerdir birinci sırasında yer alan “Balyoz Darbe Planı” iddiasıyla yürütülen soruşturmayı değerlendirerek “Türkiye artık generallerin yönetebileceği basitlikte bir ülke olmamalıdır” diye konuştu.
Topçu, partisinin konuyla ilgili görüşlerini şu sözlerle anlattı:
“Biz her türlü çeteleşmeye, cunta ve darbe girişimlerine karşıyız… Bu ülkede darbe ve cunta eylemlerinin en büyük bedellerini ödemiş ve tezgâhtan geçirilmiş bir hareketin Genel Başkanıyım… Merhum ebedi siyasi liderimiz Muhsin Yazıcıoğlu bu sivil ve demokratik duruşun bayraklığını yaptı. Herkesin cunta iddiaları ile hesaplaştığı bir dönemde cuntacılıkları tarih önünde kesinleşmiş bir darbe komitesinin ve yandaşlarının hukuk önünde hesaba çekilememesi çok acıdır. Bugün 70 sene sonra bile bir Nazi savaş suçlusu bile yaşına başına ve zaman aşımına bakılmaksızın adalet önüne çıkarılıyorsa, bugün 12 Eylül cuntasının 28 Şubat cuntasının failleri de “Adalet” ve Tarih” önünde hesap vermelidir.
Biz Büyük Birlik Partisi olarak egemenlik millete dayanmadıkça meşru değildir diyoruz. Devam eden Ergenekon ve Balyoz davalarının, hukukun üstünlüğü anlayışı içerisinde hiçbir hususi kaygıya kapılmadan sürdürülmesini istiyoruz… Bu ülkenin siyaseti, kurulduğu ilk günden beri askeri vesayeti kabule uyumlu halde dizayn edilmiştir. Bu dizaynın ortadan kalkması hemen olacak bir şey değildir.
Paramiliter ve kriminal bir örgütlenme yapısı ile bir cunta hazırlığının bağlantılarını araştırma ve mücadele sürecini başlatan Ergenekon davası; yarattığı travmaları ve hukuki tartışmaları bir yana koyarsak, gerek kapsamı gerekse kazandırdığı yeni siyasi boyutu ile Türk siyasi tarihinde bir dönüm noktası olmuştur. Derinliği olmayan köşe başını tutmuş bir takım kendini elit sayan, fakat milletin itibar etmediği bu tür teşekküllerin gizli çamaşırları ortaya çıktıkça, o özlediğimiz demokratik yönetimin hâkim olacağı günlerin geleceğine dair ümitler arttı. “Türkiye artık generallerin yönetebileceği basitlikte bir ülke değil”… Dava süreci sulandırılmamalıdır. Magazine alet edilmemelidir… Kurunun yanında yaşlar da yanmamalı!… Bir kin ve intikam fırsatı olarak da kullanılmamalıdır…
Yargının adil bir şekilde karar vereceğinden şüphe duymamak gerekir. Artık vicdanımızın sesine kulak vermemizin zamanı geldi. Bu ülke hepimizin. Özlemini duyduğumuz çağdaş, demokratik, şeffaf bir hukuk devletine kavuşmamızı engelleyen karanlık ve derin güçlere karşı sesimizi yükseltmek hepimizin ahlaki sorumluluğu ve görevi olmalıdır. Siyasi çekişmeleri, ideolojik kavgaları, önyargıları bir kenara bırakalım diyorum. Bizlere reva görülen bu sisli ve karanlık ortamda yaşamak kaderimiz değil ve olmamalı. Bu da ancak sorumluların ortaya çıkmasıyla mümkün olur. Sevinmek ya da üzülmek adına saf belirleyenler daha serinkanlı ve sabırlı olmalı. Neticeyi beklemeli…
Bir ülkenin dış müdahaleye ve militer müdahalelere açık olmayışının teminatı vesayet rejiminden kurtulmasına bağlıdır. Bu ülkede darbe hukukundan başka bir adalet makinesiyle tanışamamış, başrolünde korkular ve kaygılar olan bezdirici senaryoların figüranları olmaktan kurtulmak için tek olmasa da en önemli aşama ciddi bir Anayasa değişikliğidir. Bugün çok eleştirdiğimiz askeri üstünlük ve baskının kaynağı olarak ihdas edilmiş kurum ve kanunlar, gücünü iç hizmet kanunlarından ve 12 Eylül mahsulü mevcut Anayasadan almaktadır. Her darbe sonrası darbeciler şu gerekçenin ardına sığınır: “Şunu herkes iyi bilmelidir ki; TSK bu milletin ordusudur. Ve TSK hiçbir zaman milletin aleyhinde olabilecek, ülke çıkarlarını zedeleyecek herhangi bir davranış içinde olmamıştır. Bundan böyle de olmayacaktır. Eğer silahlı kuvvetler ‘Anayasa’da kendisine verilen görevin’ gereğini yapma zorunluluğu görmeseydi böyle bir darbe girişimine veya darbeye gerek duymayacaktı…”
Türk Devlet geleneğinde “Asker sahip olduğu ayrıcalıklardan vazgeçmez” derler… Bu bir nass değil ama, uğrunda aitleri tarafından ciddi ve her türlü kuralsız ve kuramsız mücadele verilebilecek de bir gerçek. Konjonktürel şartların ve inisiyatiflerin yardımı ile iktidarını sürdüren AKP, bu avantajlarını önümüzdeki dönemlerde yitirebilir. Bu dinamiklere karşı direnç göstermeye başlayan; askerin işi askerliktir siyasetle iştigal etmemeli görüşüne mugayir; ordu kurmayı, emekli paşalarla ve demokratik esnekliğe kesinlikle sahip olmayan ne idüğü belirsiz ulusalcılarla birlikte, askerin her söylediğinden hikmet ve himmet arayan medyanın da desteği ile gündem oluşturup, laik-anti laik tartışmalarla ve asker düşmanı ithamlarıyla iktidarı köşeye sıkıştırmaya başlayabilir. Hükümet kararlı ve cesur bir şekilde Anayasa değişikliğine bir an önce başlamalıdır. Elindeki imkanı ve aritmetik avantajları iyi kullanmalı…
Millî iradeye hiçbir şekilde engel olmayan ve ipotek koydurtmayan, O’nun üstünde veya yanında, hariçte ve/veya dahilde herhangi bir merci ve ortak kabul etmeyen; Türkiye’nin ülkesi ve milleti ile bölünmez mutlak bütünlüğünü tavizsiz kabul eden, Tam bağımsızlığını ve egemenliğini her türlü tartışmanın dışında bırakan, kuvvetler ayrılığı prensibini ve parlamentarizmi temel ilke alan, Vatandaş-merkezli, âmir devlet değil hâdim, sosyal hukuk devleti anlayışı ve pratiğine sahip bir Anayasa değişikliğini gerçekleştiremediği sürece bu devran böyle gidecektir.
“Eninde sonunda devleti yönetmek için asker olmalıdır. Devlet, yalnız mahmuzlar ve çizmelerle yönetilir… Ben kan döktüm, belki daha da dökeceğim, ama öfkelenmeden ve sadece kan almanın politika hekimliğinde yeri olduğu için… Bir devleti yönetmek için bir sürü yargıç, bir sürü jandarma, bir sürü asker ve bir hayli de para ister…” Diyen Napolyon Bonapart’ın bu sözünü özümsemiş “atanmış” cuntacı militarist zihniyet karşısında mevcut “seçilmiş” sivil-siyasi otorite, hakkaniyet uğrunda bedel ödeme cesaretini göze alabilmeli.
Büyük Birlik Partisi, devletimizin de dış müdahaleye açık bu yapıdan, cesur ve tam bağımsız bir ülkenin akılcı kurgusuna ve huzur vurgusuna sahip yöneticileri ve kadroları içerisinde barındırmaktadır.
Demokrasi ve değişim adına, bu memleket mukadderatını yüzyıllardır halka ve hakka rağmen sömüren militarizme karşı yerli-milli dik duruş gerçekleştirilmeli. Bundan öncekiler gibi iktidar nimetini; muhalefetteki vaatler ve ideallerinin aksine, birilerinin dümen suyunda rotalarını kilitleyip çarçur edip gitmemeli…”
Siyaset kimin işidir?
Mehmet Ali Kılıçbay yazdı…
Topkapı sarayının birinci kapısı olan Bab-ı Hümayun’dan içeri girip, ikinci kapısı olan Babüsselam’a doğru yürürken, 16. yüzyıl yapısı olan bir çeşmenin önünden geçilir. Duvara yaslanmış olan bu yapının adı Cellat Çeşmesi ve önündeki açıklık alanın adı da Meydan-ı Siyaset, yani Siyaset Meydanı’dır. Padişahın ölümüne hükmettiği devlet görevlileri burada idam edilirdi. Cellat, işini bitirdikten sonra, kanlı aletlerini burada yıkadığı için, çeşme bu adı almıştır. İdam edilenlerin kesik başları, seng-i ibret (ibret taşı) denilen bir yükseltinin üzerine konulur, üç gün burada teşhir edildikten sonra Sarayburnu’ndan denize atılırdı. İstanbul’a gemiyle gelen birçok yabancı seyyah, deniz yüzeyinde rastladığı kesik başlardan söz etmiştir.
Siyaset, Arapça bir kelime, esas anlamı at terbiyesi (seyis kelimesi de buradan geliyor), daha sonra ceza anlamında kullanılmıştır. Örneğin siyaset-i amme, kamusal güvenlik ve düzen için alınan cezai tedbirler veya siyaset-i hassa, suçlulara verilen cezalar anlamındadır. Bunlara ek olarak, Osmanlıda bir de devlete mensup kişilere verilen idam cezasını ifade etmiştir (padişah, idam ettireceği kişi için “siyaset oluna” derdi). Yani Osmanlı geçmişimizde siyaset, çok dar bir grup tarafından düzeni sağlamak için uygulanan cezalardan başka bir anlama gelmez. “Siyaset”in “ibretlik” olması da, halkın tamamen devredışı olduğunun göstergesidir.
Osmanlı, 18. yüzyılın sonundan itibaren batılılaşma sürecine girince, politika kelimesiyle karşılaşmış ve bu kavramı “siyaset”le karşılamıştır. Ama bu Batılı kavram çok farklı anlamlara sahiptir. Kökü ta Eski Yunan’a kadar giden bu kelime, özü itibariyle topluma ilişkin sorunların yurttaşlar tarafından çözülmesi demektir. Yani toplum gerekir, yurttaş gerekir ve yurttaşların bilinci gerekir. Oysa Osmanlı’da her şey padişahta bittiği için, bunların hiçbiri yoktur.
Cumhuriyetle birlikte, hatta günümüzde işler pek değişmedi. Siyaset/politika konusunda duyarsız ve bilgisiz bir kalabalık olmayı sürdürüyoruz. Örneğin kamuoyu oluşturanların başında gelen Mehmet Altan, 2007 yılında Star’da şöyle yazmış:”Siyaset ‘siyasa’ kelimesinden türemiş. Siyasa ise Arapça kökenli. ‘Belli bir ereğe varmak ya da yurt işlerini yürütmek için tutulan ölçülü yol’ anlamına gelmekte”.
Tamamen tersi doğru. Siyasa, dilde sadeleşme akımı sırasında siyaset’ten türetilen güya öztürkçe bir kelime ve anlamı olarak gösterilen şey de politika’dan kopya. Sonuç olarak bu ülkede siyaset hâlâ politikanın anlam içeriğine ulaşamadı ve dar bir profesyonel grubun işi sanılıyor. Halka da (yurttaşlara diyemiyorum), bu dar grubun kararlarına maruz kalmak ve buna razı olmak düşüyor.
Başbakan yardımcısı Bülent Arınç, hükûmet ile yüksek yargı arasında ortaya çıkan son kriz bağlamında, “siyaset yapmak isteyen yargı mensupları varsa, önce tarafsız ve adil olduklarını temsil eden cübbelerini çıkartmak zorundadırlar. Siyaset yaparken cübbe giyilmez” dedi. Bu söze küçük bir içerik analizi: l. Siyaset yapanlar, tarafsız ve adil değillerdir. 2. Siyaset adil ve tarafsız değildir. 3. Siyaset yapan din adamları da cübbelerini çıkartmak zorundadırlar. Demek ki Arınç’a göre siyaset, bir azınlık tarafından sürdürülen ve müdahale edilmemesi gereken, taraflı ve gayriadil bir eylemdir.
Ama politika, bütün yurttaşların işidir, bir uzmanlık alanı değildir, hele bir meslek hiç değildir. Her yurttaşın, hava, su, gıda kadar gerekli bir ihtiyacıdır. Parlamentodakiler, kendilerine ait bir gücü değil, bize ait bir yetkiyi vekâleten kullanırlar. Ama vekillerin “taraflı ve gayriadil” olma olasılıklarının yüksekliği yüzünden, onları hukuka denetlettiririz ve hukuk da “Türk milleti adına” karar verir. Ayrıca siyaset, yasama, yürütme ve yargıdan oluştuğu için, hükûmetin (yürütme) ne kadar siyaset yapma hakkı varsa, yargının da o kadar vardır.
Seçtiklerimiz kendilerini padişah zannederlerse (ki zannediyorlar), hukuka ihtiyacımız daha da artar.
Yassıada zindeliği…
Türkiye’de halka rağmen kendisini devletin sahibi ve müesses nizamın bekçisi olarak görenlerin sahip oldukları pozisyonlarını kaybetme ihtimalleri belirdiği her dönemde başvurdukları iki yol vardır. Halkı korkutmak ve bu düzeni sarsanlara darağacını göstermektir.
Aslında bunların bir kısmı yönetici bile değildir ama yine de kendilerini hep üst düzey yönetici olarak görürler. Aydınlanmacı bir refleks ile halkı, adam edilmesi gereken, içine düşmüş oldukları kör kuyudan kurtarılması gereken zavallı yığınlar olarak görürler.
Bundan dolayı da onların düşündüğünün aksi istikamette cereyan eden her gelişme veya değişme büyük bir tehlike olarak görülür. Yaklaşmakta olan tehlikenin bertaraf edilmesinde sahip oldukları güç yetersiz kaldığı durumlarda mitolojik enstrümanları dahi devreye sokarlar. Son günlerde kimi basın yayın organlarında daha önce alışık olduğumuz biçimde mahalle baskısı örnekleri, laiklik elden gidiyor haberleri, rejim tehlikededir feryatları ve tehlikenin farkında mısınız tarzı ikazları da bu çerçevede değerlendirmek gerekir.
Aslında bu tarz haberlerin ve ikazların esasında başka bir niyete matuf olarak yapıldığı defalarca görüldü. Ama yine de bundan vazgeçilmemektedir çünkü bu yöntem en azından bir sonraki nesil için de işlevsel hale getirilmek istenmektedir. Asıl amaç ise halka rağmen var olmak isteyenlerin iktidarının devamlılığını sağlamaktır. Bunun en bilinen örneği de Danıştay saldırısıdır. Bu saldırıdan sonra birileri neredeyse gidip başbakanı elinden tutup makamından indirmek istemişti.
Sivil siyasetin işlevselleşmeye başladığı anlarda siyasi aktörlere de darağaçları gösterilir, Adnan Menderes örneği üzerinden ikaz görevi büyük bir pişkinlikle yerine getirilir. Çünkü bu yol da sahip olunan emellerin gizlenmesi için her zaman işlevsel olmuştur şimdiye kadar. Ama bundan sonra bu yolun iş yapabileceğini düşünenlerden değilim.
Bilindiği gibi Adnan Menderes’i yargılayan mahkemenin hakimi önce idama karar verir daha sonrada bu kararın olmayan hukuki gerekçelerini oluşturmaya çalışır. Hatta “sanığın idamına, şahitlerin bilahare dinlenmesine” ifadesini mahkeme kayıtlarına geçirmekten bile rahatsız olmaz.
Hukukun bu kadar ayaklar altına alındığı bir uygulamadan daha büyük bir tehlikenin olamayacağının farkına varan halk, asıl tehlikenin hukuksuzluk olduğunu bizzat yaşayarak öğrendi ve hiçbir tehlikeyi bundan daha yıkıcı görmemeye başladı. Halkın bu iradesine dayanan politikacılar için de aynı durum söz konusudur. Günümüzün politikacıları özellikle de iktidar partisinin aktörleri ölüm veya mahkumiyet korkusu ile doğru bildiklerini yapmaktan veya söylemekten vazgeçmeyeceklerdir.
Kendilerini hep halkın efendisi olarak görenler, halkı itibar edilmesi gereken bir merci olarak görmeyenler onun için kimin ne kadar fedakarlıklarda bulunacağını kestiremezler. Bu ülkeyi sadece kendi zevklerinin tatmin edildiği bir alan olarak görenler onu zevklerinin varlığı ile mukayyet göreceklerdir ve onun için feda edebilecekleri tek şey de kendi zevkleridir.
Ama halkının hizmetine kendini adayanların bu tarz ikazlardan etkilenebileceklerini sanmıyorum. Elbette herkes ölümden korkar ama onu bu yaşamın bir devamı olarak görenler aynı zamanda onu bir düğün şenliğinde de görebilirler.
Bu ikazları yapanlar sanırım insan hayatının en somut ve kaçınılmaz gerçeği olan ölümle yüzleşebilenler değildirler. Ölüm bu hayatın bir devamıdır ve onurlu bir ölüm her zaman zillet içinde yaşamaktan daha evladır. Şairin de dediği gibi “Ölüm bize ne uzak bize ne yakın ölüm/Ölümsüzlüğü tattık bize ne yapsın ölüm”
Birkaç efsaneye karşı ‘bence’ yakın tarih!
HER cümle başına “bence” koymama gerek yok; ama siz öyle okuyabilirsiniz.
Sonuçta “sübjektif iradelerin karıştığı objektif olayların sübjektif yorumu”!
1. 2002’de seçime gelirken…
TSK’nın “muhtemel askeri müdahale planı” muhtemelen mevcuttu!
Ekonomik kriz, Ecevit koalisyonunun çürümesi, seçimin kaosla biteceği tahminleri, ABD’nin Irak hazırlığı “müdahale” ihtimalini doğurmuştu.
Kıvrıkoğlu Genelkurmay’ı da, Özkök Genelkurmay’ı da bu ihtimali dışarıda bırakmıyordu… Yani “demokrat komutanlık” yapısal değildi!
2. AKP’nin hem de tek başına iktidar olması, “sonuçsuz seçim” tahminini boşa çıkarsa da, yukarıdakilere çok daha önemli bir şey ilave etti: Ordunun AKP’ye tepkisinin, ABD (ve İsrail) endişeleriyle birleşmesi. “Balyoz” nevi planların hazırlığı “emir komuta zincirinde” öncelikli gündem oldu. Yani “planlar” hiyerarşiden çok kopuk değildi!
3. 2003 başı, ABD’nin acil saldırı, istila, işgal ihtiyaçlarıyla belirlendi.
Gül hükümeti, ABD ve Genelkurmay’ın da istediği tezkereyi sevk etti.
“Balyoz” nevi planlar, “tezkere kabul” varsayımıyla, Türkiye’nin savaşa gireceği, sınıra hatta Irak’a asker sevk edileceği, ülkenin karışacağı üstüne yine “emir komuta” dahilinde çerçeve çiziyordu. Genelkurmay Başkanı Özkök ile Kara Kuvvetleri Komutanı Yalman ve Yalman’ın Kurmay Başkanı Başbuğ’un da bilgisi dahilinde! Yani “askeri müdahale ihtimali” sadece cunta öngörüsü değildi!
4. 1 Mart’ta tezkere (AKP’de bir azınlığın isyanı ve CHP’nin karşı oylarıyla) kabul edilmeyince, yurtta, yurtdışında “sokaktaki insan sevinci” ve “Batılı muhalifler ile mazlum milletler alkışı”na rağmen…
Hükümet ve Genelkurmay afalladı; ABD resmen tepki duydu; Bush politikasını çok belirleyen “İsrail kankası şahinler” ile İsrail köpürdü.
Bence ayrışma başladı! ABD yönetiminde geleneksel kanat “yine de” seçilmiş hükümet AKP’yle işbirliğinde, “sonraki tezkereler”le (hava sahasının açılması gibi) yetinip Türkiye’yi Irak’ta “koalisyon ortağı” ilan etti.
Özkök (ve halefleri Büyükanıt, Başbuğ) bu çizgide durdu ya da oraya çekildi.
Yani “Balyoz nevi planlar” o andan itibaren, emir komutadan çıkıp “ille darbe” diye düşünenlerin “hazır harekât planı” olarak sıcak kaldı; muhtemelen ilaveler yapıldı!
5. “Balyoz” ve sonraki “Sarıkız, Ayışığı” gibi tasavvurların ana rengi asla “ulusalcılık” bile değildi. Tam tersine, ABD’de AKP’ye diş bileyen, Türkiye’yi hizada ve hazır tutmak isteyen, hatta “ABD düşmanlığı yoğun” halktan nefret eden Cheney, Rumsfeld, Wolfowitz, Perle, Feith ile Büyükelçi Edelman gibi çok sayıda etkili isim, AEI,Washington Institute, Hudson gibi çok sayıda “İsrail yanlısı, yeni muhafazakâr, şiddetli sağ, yayılmacılık ve emperyalizmi destekleyen” düşünce merkezi ile İsrail’de bir kesim, darbe tasavvurlarıyla hep bağlantılı oldu. İsrail’e askeri ihale verenler; savaş uçağıyla İsrail’e uçup silah görüşmesi yapan komutanlar, Harp Akademileri’nde “ABD’li şahinler”i ağırlayanlar, ABD’de o düşünce merkezleriyle temastakiler…
Yani, “sözde solculuk, bağımsızlık, ulusalcılık, Avrasyacılık” gibi iddialar bile o dönem için palavraydı! Aralarında belki “ulusalcı” da vardı; ama esas beklenti ABD’de bir kesimden (ve İsrail’den) destekti.
6. Önemli bir ayrışma ve tasfiye süreci yaşandı. Özkök, “bir şekilde” Yalman’ı ikna etti. Her ikisi belki “Balyoz” döneminde daha hevesli olan Örnek’i.
Diğerleri, yalnız değilse bile, eksik kaldı. (Ayrışma izleri her belgede ortaya çıkıyor!) 2004, 2005 askeri şûraları ise, hem doğal yolla birçok komutan, hem de erken emeklilikle çok sayıda alt kadro tasfiye etti.
Bence, bu dönem ve sonrası; çoğu artık üniformasız, ordusuz heves sahiplerinin, kimi yabancı istihbarat etkisinde bir grupla, kimi “Türkçü, Turancı” ile, kimi “bombacı, kaosçu” ile buluşup “ulusalcılık” çatısı inşa ettikleri ve AKP’ye cumhurbaşkanlığı ısrarından dolayı öfkeli kitlelere de ulaştığı süreç!. Ve ardından seçimle birlikte güçsüz düşüşleri; tasfiyenin hızlanışı. İlk maddeden son maddeye özet şu:
a) Önce emir komuta içinde askeri müdahale ihtimali!
b) Sonra yüksek komuta heyetinin de bulunduğu darbe tasavvuru!
c) Daha sonra ilk grupların ayrıştığı, yeni grupların buluştuğu “kaos yaratma” hevesleri ile bizzat ordu içinden de temizlik ihbarlarının çoğalması!
Özet, belki de 7 yıl önce (ve boyunca) neden bir şey yapılamadığını da izah ediyordur; belki de külliyen yanlıştır!
Daha önceleri neredeydiniz?
PAŞALARIN” tutuklanması elbette bu ülkenin militer ruhunda bir yarılma yaratıyor. Bir şok terapi. Öte yandan Türkiye’de bu sürece tek hâkim şahıs gibi görünen Ahmet Altan kadar iyimser olmak mümkün değil. Yani bu tutuklamalar Türkiye’yi, Altan’ın ima ettiği gibi “demokrasinin 7 harikasından” biri haline getirmeyecek. Neden?
Birincisi, Türkiye’nin kalbine basılmış “Her Türk asker doğar” damgasının böyle “Akşam yattık sabah kalktık, baktık acayip şeyler olmuş” tertibi tutuklama dalgalarıyla tedavi edilemeyeceği kesin. Üstelik Türkiye’de her siyasi hareket, kendini kendi aynasında en “sivil” görenler de dahil, jakobendir. Türkiye’de ötekini kendine benzetmeye çabalamayan, kendine benzemeyenlerin de yok olmasını dilemeyen bir siyasi kanat yok.
İkincisi, süreci yönettiği(!) düşünülen AKP’nin, “Onlar bizi fişledi, şimdi biz onları fişleyeceğiz” açıklamasıyla belirginleşen “intikam tugayı” tavrı da bu sürecin inandırıcılığını gövdesinden buduyor. Zygmunt Bauman’ın sevdiğim bir cümlesidir:
“Kurban olmak kimseye kendiliğinden bir ahlaki mertebe vermez.”
Aksini düşünen kurbanlar, kolayca zalime dönüşürler.
SAVCI CİHANER’İN EŞİNİN SÖZLERİ
Üçüncüsü ve en önemlisi, birilerine zafer naraları attırırken kimilerinin “onurunu kıran” bir süreçten sağlıklı bir sonuç çıkması zor.
“Onur” meselesini gündeme getiren ben değilim. Savcı İlhan Cihaner’in eşi Muteber Cihaner dün telefonda söyledi:
“Acı çekmek değil de… Onurumun kırıldığını hissediyorum. Gerçekten de artık kendimizden vazgeçtik, memleket için iyi bir şeyler olsun istiyoruz.”
Savcı Cihaner’in “Allah’ın unuttuğu yerlerde çalışıp bir kez ‘of’ demediğini” söyleyen Muteber Hanım, en çok 6 yaşındaki yeğeninin gözyaşlarına Bülent Arınç’ın “mizansen” demesine kırılmış.
Taraflar birbirini bu kadar “kanlı” algılıyorsa ortada bir “beraber yaşama iradesi” olduğuna inanmak zor..
HUKUKSUZLUK HEP VARDI
Şimdi gelelim gözden kaçan asıl meseleye… Ergenekon süreciyle hukuksuzluklara isyan edenlere sormak isterim:
Daha önceleri neredeydiniz? Bu ülkede hukuksuzluk insanları ölüm oruçlarına yatıracak kadar yakıcıyken… İnsanlar F tipi tabutluklarda delirmeye mahkûm edilirken… Başörtülü kızlar üniversite kapıları önünde haklarını ararken… Neredeydiniz? Şimdi bu ülkede insanlara nasıl kıyıldığını bir parça anlıyor musunuz? İnsanın nasıl canı yanıyor değil mi? Onuru kırılıyor…
PINAR SELEK İÇİN BİR ŞEY YAPIN
Haydi ondan vazgeçtim. Sevgili kardeşim Pınar Selek için ne düşünüyorlar mesela? Mısır Çarşısı’na bomba atmak iddiası yüzünden başında yıllardır bir bela var. Kendisiyle birlikte bomba attığını iddia eden sanık bile beraat etmesine rağmen, Pınar ile ilgili verilen beraat kararı Yargıtay tarafından bozuluyor. “Başkasının derdiyle dertlenmenin” cisimleşmiş hali olan Pınar açıkça susturulmaya çalışılıyor. Ne yaptı Pınar? Sokak çocuklarının, Kürt çocuklarının, fuhuşa itilen insanların yanında oldu. Bu ülkenin militer mermerini eleştirdi. Bağımsız yargı diye yana yana dönen hükümetimiz bu konuda ne düşünüyor? Sivillik âşığı liberal entelektüeller ne diyor Pınar için? Biraz merak ettiyseniz bu dört başı mamur insanı, www.pinarselek.com’a bakın ve siz de Pınar’a tanık olun benim gibi.
DURMAK YOK, YOLA DEVAM
Türkiye’de yaşanan süreç, siyasi iktidarın yalnız başına yürütemeyeceği kadar karmaşık ve kapsamlı. Bu süreçte hakikaten demokrasiden, eşitlikten, hukuktan yana olanların sesi daha fazla çıkmalı. Öyle ise bırakın şaşırmayı, paniğe kapılmayı, sinirlenmeyi, siz de bu süreç için bir şey yapın. Yeni bir ülke kuruluyor belli ki. Korkmaya, umutsuzluğa kapılmaya, özellikle de süreci ekranlarda eleştiren kimi yorumcular gibi sinirden delirmeye gerek yok. İçine girin ve etkileyin. Sesiniz çıksın, güvenle ve dirayetle konuşun. Çünkü siz de varsınız bu ülkede. Siz yoksanız bir eksik.
Yani siz yoksanız mevcut tam değil.
Arınç TBMM’de Abakay ile tartıştı
,O zaman tuu dedim, şimdi yuuh diyorum, o zaman gelirsiniz”
Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç basına yönelik “tuu size” sözlerinin sonra kendisine tepki gösteren Çağdaş Gazeteciler Derneği (ÇGD) Başkanı Ahmet Abakay arasında şimdide de “Yuuh” polemiği başladı.
Meclis’te milletvekili kulisinde Arınç’ın yanına yaklaşarak kendisini tanıtan Abakay, “Efendim ben sizin tanımadığınız ÇGD Başkanı Ahmet Abakay’ım” dedi. Bunun üzerine Arınç, “Biliyorum, ben bunları mahsustan söyledim Sizi tanıyorum. Siz bana hiç hayırlı olsun ziyaretine gelmediniz. Dernek olarak ne Meclis Başkanlığı dönemimde, ne de Bakanlığım sırasında. Siz ne biçim derneksiniz. Tabi ki geleceksiniz, ziyaret edeceksiniz” sözleriyle karşılık verdi.
Arınç ve Abakay arasındaki tartışma şöyle gelişti:
Abakay: “Biz prensip olarak bakanlıklara bakanlara pek gitmeyiz. Üstelik basına ‘tuu’ diyen birisine hiç gitmeyiz.”
Arınç: “O zaman tuu dedim, şimdi yuuh diyorum o zaman gelirsiniz.”
Abakay: “Biz sizi ziyaret etmek zorunda değiliz.”
Arınç: “Siz CHP’ye gidersiniz ama…”
-GAZETECİLER ARAYA GİRDİ-
Arınç ile Abakay arasında tartışmanın sertleşmesi üzerine gazeteciler konu dışı sorular sorarak ortamın daha da gerilmesine engel oldu. Arınç, bunun üzerine gazetecilerin yanından ayrılarak, Genel Kurul salonuna gitmeyi tercih etti.
Çağdaş Gazeteciler Derneği Genel Başkanı Ahmet Abakay, Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın Haliç Kongre Merkezi’ndeki AKP İl Başkanlığı’nın toplantısında yaptığı konuşmaya tepki göstermiş, Arınç’ın basına yönelik “tuu size” şeklindeki ifadesine işaret ederek, “Bülent Arınç’ın görevini yapan basını, gazetecileri hakaret içeren sözlerle suçlaması asla kabul edilemez. Söyledikleri düzeysiz, haksız ve saygısızlıktır. Arınç çok konuşuyor ve boş konuşuyor” demişti.
Arınç ise, “Derneği de başkanını da tanımıyorum” açıklaması yapmıştı.
Hocaların son numarası: İtinayla darbe sevilir!
Önce Prof. İlber Ortaylı şaşırttı. Sonra Prof. Ahmet İnam..
Önce Prof. İlber Ortaylı şaşırttı. Asker millet olduğumuzu, dolayısıyla darbenin genlerimize işlediğini söyledi ve darbe sevicilerin hiç de az olmadığı bu topraklarda bile darbelerin anormalliği üzerinde zoraki de olsa konsensüse varılmışken, tüm ağır abilik pozunu takınıp olası postal seslerini normalleştirmeye girişti.
Sonra Prof. Ahmet İnam… Felsefi literatürün “Aşk bir sudur iç iç kudur” seviyesinde takılıp kaldığı bu kısır topraklarda felsefe ile ilgili birkaç hakiki modelden biri olarak ODTÜ’de idolleşen öğretim üyesi.
Tam Ortaylı şokunu atlatıyorduk ki Prof. İnam da Akşam’daki ‘felsefeden kalkıp aşka konan sevgi kelebeği’ temalı yazılarına ara verip Genelkurmay’ın “Güçlü ordu güçlü Türkiye” tuhaf klişesini aldı, şimdiye kadar hiç kaybetmediği sakinliğini kenara bıraktı ve herhangi sıradan bir ulusalcı eyyamcının her köşe başında karşılaştığımız o jargonla taarruza geçti.
Yanlış anlamalara karşı önce “Bu savım bir militarizm övgüsü değildir.” mimini koyup “Bu vatan, ordusu gelişmeden gelişemez.” diye buyurdu Hoca. Eh; Hoca felsefeci, mantık kurallarından haberdar tabii ki… Eğer vatanın gelişmesi ordunun gelişmesinin bağımlı değişkeniyse, orduya laf söyletmemek lazım.
Zaten söyletmiyor Hoca. “…Orduya saldırıların çeşitli nedenleri olabilir. Orduya karşı Cumhuriyetin başından beri kuyruk acısı olanlar, orduyu susturarak, hınç duygusuyla, tasarladıkları dünyayı ülkemizde kurmayı tasarlıyor olabilirler.”
Bunları diyor ama ordu kaynaklı kuyruk acılarının önemli bir bölümünü es geçiyor. Mesela 27 Mayıs’ın kuyruktan da öte, bizzat boyunlarda nasıl acıya dönüştüğünü… 12 Eylül’ün acı kalıntılarının sadece kuyruk bölgesinde değil tüm bedende hala capcanlı durduğunu… 28 Şubat’ın vicdanlarda hala burgu gibi dönmesinden kuyruk acısını hissetmeye sıra gelmediğini… Denkleme dâhil etmiyor.
“Ordu darbe yapmam diyor” sözü Hoca için yeterli veri askere inanmak için ama Kafes’ler, Balyozlar, İrtica Eylem Planları askerden şüphe duyması için henüz veriye dönüşmüş değil.
“Genlerimizdeki askerlik sivillere de geçmiştir. Bu ülkede herkes asker!” önermesini sivil darbe goygoyu için kanıt olarak sunuyor Hoca ama alttan alta yükselen sivilleşme isteğini bir değişken olarak bile almıyor tezini gözden geçirmek için.
Tamam; “Ordumuza karşı tarafsız olamam…” diyerek tuttuğu tarafı en baştan belirtiyor. Ama taraf olunca, özgürlükçü diye küçümsediklerini edepsizlikle suçlayacak kadar dillere destan hoşgörüsünü yabana atıyor, okuduğu toplumsal hikâyenin sadece bir kısmını tek gerçek görecek kadar kariyerini adadığı bilimsel gelenekten uzaklaşıyor.
Oysa biz Hoca’yı bilim adamlığının yanında aydın bilirdik. İyi de; ezberin üzerine yatmak ne zamandan beri aydın tavrı oldu? Durum tespiti tamam… Ama “durum budur, o yüzden laf söyletmem, sorgulatmam” anlayışı hangi bilimsel ahlakla bağdaşır Hocam?
Yoksa her bilim adamı aynı zamanda aydın değildir deyip… Bir Ortaylı’yı, bir İnam’ı birikimleri nedeniyle kutsarken, militer dogmanın savunusu konusundaki şövalyeliklerine bakıp ‘yanılmışız’ diyerek mesela alanında uzman bir çekirge bilimciyle bir mi tutalım?
Bunda en başta kaybeden biz olmaz mıyız? Bu hocaların bir anda depreşen asker seviciliklerinden kazandıkları her neyse, bu kayıptan daha mı değerli yoksa? Sahiden öyle mi?
“Cumhuriyet’te de darbeden medet umanlar var!”
Cumhuriyet yazarından gözaltı dalgasına çarpıcı yorum
Balçiçek Pamir’le Söz Sende’nin bugünkü konuğu Cumhuriyet gazetesi yazarı Hikmet Çetinkaya’ydı. Çetinkaya bugünkü gözaltı dalgasını yorumladığı programda çarpıcı değerlendirmeler yaptı ve 45 yıllık meslek hayatında Türkiye’nin içinden geçtiği tüm darbe dönemlerine tanık olduğunu anlatarak şunları söyledi: “Bir gazeteci olarak tüm darbelerin içinde yaşadım. Tam da bu yüzden darbelere karşıyım. Yasaya aykırı birtakım şeyler yapıldıysa tabii ki ortaya çıkarılsın, darbe planları yapıldıysa tabii ki araştırılsın ama bu arada hukuk da çiğnenmesin.”
Çetinkaya, Türkiye’de her kesimde darbeden medet uman insanlar bulunduğunu da sözlerine ekledi. Balçiçek Pamir’in “Sizin gazetenizde de var mı?” sorusuna “Her yerde var, her yerde!” şeklinde cevapladı ve ekledi: “Ben yıllardır “ne askeri ne de sivil vesayet” diyorum… Cumhuriyet’in temel ilkelerinin korunmasından, laik demokratik bir hukuk devletinden yanayım.”
Pamir’in “Bu tablo bir iç hesaplaşmanın sonucu mu?” sorusuna da şöyle cevap verdi: “Kimine göne eski ile yeninin, kimine göre demokrasi isteyenlerle istemeyenlerin hesaplaşması. Bana göre ise yasama, yürütme ve yargının hesaplaşmasıdır. Bu kadar büyük kapsamda yapılan bir gözaltı dalgası hakkında kamuoyuna mutlaka açıklama yapılmalı. İnsanlar neyin neden olduğunu anlamalılar. Benim bunu öğrenmeye bir vatandaş olarak hakkım var.”
Çetinkaya, Balçiçek Pamir’in kendisine daha önceleri söylediği “Balbay içerde, Özden Örnek dışarıda” sözünü anımsatması üzerine eski Deniz Kuvvetleri Komutanı Örnek’in gözaltına alınmasıyla ilgili olarak şunları söyledi: “O sözlerimle, var olduğu iddia edilen günlükler olunca Balbay’ın içerde, Özden Örnek’in dışarıda olmasının çelişkili olduğunu ifade etmiştim. Neticede Mustafa bir Ankara gazetecisidir, eline gelenleri tabii ki yazacak.”

