‘Benim gibi salak dünyaya gelmez’
Manken Ece Gürsel kendi kendine isyan etti. Ece Gürsel önceki gün İstanbul Fuar Merkezi’nde düzenlenen bir fuarda ilginç açıklamalarda bulundu. Gürsel, albümünün aranjörü İsmail Tunçbilek ile aşk yaşadığı ve Tunçbilek’in bu sebeple eşinden ayrıldığı iddialarını reddetti. Hüsnü Şenlendirici HT Pazar’da yayınlanan röportajında yaptığı “En yakın arkadaşım ve müzik grubu ortağım İsmail Tunçbilek eski sevgilimle birlikte. O yüzden Taksim Trio grubumuzu dağıttık” açıklamasına cevap veren ünlü manken, İsmail benim beş yıllık dostum. Eşinden boşanmasıyla, benim hiçbir alakam yok” dedi.
“Zamanında çok hata yaptım. Bazen, ‘bunları nasıl yaptım’, ‘bu adama neden prim verdim’ diye kendime soruyorum. Çok iyi bir aileden gelip, iyi bir eğitim alıp, bu kadar abuk sabuk olaya karışan, bu kadar abuk sabuk insana gönül veren başka bir insan daha doğmaz herhalde. Yani benim gibi bir salak dünyaya gelmez. Geçmişteki Ece’yi silmek istiyorum” şeklinde konuştu.
“HSYK suç işledi”
Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı İlhan Cihaner’in tutuklanmasıyla yaşanan kriz çok tartışıldı. HSYK, soruşturmayı yürüten 4 cumhuriyet savcısının yetkisini elinden aldı. HSYK’nın bu kararının ardından pek çok Yargıtay üyesi destek ziyaretinde bulundu. Bu kararı sert bir dille eleştirenler de oldu. Savcıların görevden alınmasına en sert tepkiyi Yargıtay 5. Ceza Dairesi Üyesi Nihat Ömeroğlu gösterdi. HSYK’nın yetkisini aştığını belirten Yargıtay Üyesi Nihat Ömeroğlu ile HABERTÜRK Televizyonundan Yasemin Güneri görüştü…
Erzurum özel yetkili cumhuriyet savcılarının yetkileri HSYK tarafından ellerinden alındı. Siz bu kararı en sert dille eleştiren Yargıtay üyeleri arasında yer aldınız. HSYK için ‘Kast tipi bir yapılanma’ var dediniz. Neden böyle bir eleştiride bulundunuz?
Öncelikle Habertürk Televizyonuna böyle bir fırsatı verdiği için teşekkür ederim. Bu, tamamen kişisel görüşlerim. Bu açıklamayı da size mesai saati sonunda yapıyorum.
HSYK’nın birinci maddesinde görevi ve sınırları belirtilmiştir. Bu bir idari kurum olduğu için hakim ve savcıların yargılama faaliyeti içinde kalan eylemlerine müdahale edemez. Bu açıkça, HSYK kanununa, anayasa ve uluslararası metinlere aykırıdır.
Özel yetkili savcıların yetkilerinin kaldırılması yargıya ciddi bir müdahale niteliğindedir. HSYK şok bir karar almıştır. 0 gerçekten HSYK kast tipi dediğimiz kapalı bir sistem içinde çalışmaktadır. Yargıtay veya Danıştay HSYK üyelerini seçmekte, HSYK da Yargıtay ve Danıştay üyelerini seçmektedir.
Erzurum özel yetkili cumhuriyet savcılarının yetkileri yürüttükleri soruşturma nedeniyle ellerinden alındı. Birinci sınıfa ayrılmış bir başsavcıyı tutuklama, yargılama yetkisi adli mahkemelere mi, yüksek yargı organlarına mı ait?
Özel yetkili ağır ceza mahkemeleri ve savcılarının yetkileri yeni CMK’da düzenlenmiştir. Özel yetkili cumhuriyet savcılarına çok geniş yetki konmuştur, kanun koyucu bunu öyle takdir etmiştir. Bu yasalar değişmedikçe, yargı mensuplarımız da, kanun koyucumuz da buna uymak zorunda.
Görevden dolayı veya görevi nedeniyle dahi işlenmiş olsa. Bu mahkemelerde yargılanacağı söyleniyor. Tek istisnası, 250, üçüncü bendinde Anayasa Mahkemesi’nin ve Yargıtay’ın yapacağı yargılama hükümleri saklıdır. Burada, birinci sınıf hakim ayrılmak yerine görev suçu veya kişisel suç ayrımı vardır. Birinci sınıf bir hakim veya savcı, kalkıp da hiç görevi ile ilgili olmayan bir dolandırıcılık veya hırsızlık çetesine yardım etti. Bu bir kişisel suçtur. Kişisel suçlarda birinci sınıf hakim ayrımı olmadan direk soruşturma yapılır.
İlhan Cihaner, Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı. Ona itham edilen suçlarda görevi ile ilgili değil mi? İddia edilen suçları, Başsavcılık titrini kullanarak işlemedi mi?
Erzincan Başsavcısı meslekdaşımızın böyle bir muameleye kalmasına üzüldüm. HSYK’ya bir eleştiri getirmek zorundayım. Bu arkadaşla ilgili müfettişler soruşturma yaptılar. Özel yetkili savcıların bir uygulaması var. Geçmişte HSYK’nın uygulamaları var. Bu tür şeylerde, o arkadaşımızın da yararına olarak ve yargının daha da yıpranmaması için bu arkadaşlarımızı hemen yetkilerini kaldırıp bir başka ilde bir başka bölgede görevlendiriyorlardı. Ben HSYK’dan bunu beklerdim. 09.40 Bunu yapmış olsalardı hem bu arkadaşlarımızın daha büyük yanlış yapmasına engel olurlardı, hem de bu tür tatsız şeyler olmazdı.
Erzurum 2. Ağır Ceza Mahkemesi iddianameyi kabul etti. İddianameyi kabul etmesi, şu anlama geliyor. Demek ki, oradaki bir suçu veya iddia edilen suçlar kişisel suçlar kapsamında kabul edildi.
İlhan Cihaner yaklaşık üç haftadır tutuklu bulunuyor cezaevinde. Bu süre içerisinde görevine devam ediyor olması ne anlam ifade ediyor?
Güzel bir soru. Emredici bir kural yoktur, bunun normal koşullarda görevden alınması gerekir. HSYK’nın bu konudaki takdirine karışamıyoruz. HSYK, açığa alırsa maaşının yarısını alır.
Cihaner’in tutuklanmasıyla ilgili CMK 250 maddeye atıfta bulundunuz. Bu maddeye dayanılarak kişisel suçlarından dolayı bir Yargıtay üyesi, bir HSYK üyesi veya dokunulmazlığı bulunan başbakan da tutuklanabilir mi?
Büyük Millet Meclisi üyelerinin bir dokunulmazlığı var. Milletvekilliği devam ederken suç işleyebilirler. Bunlar hakkında, suç niteliğine göre cumhuriyet savcıları tarafından soruşturma yapılmasına engel hiçbir hal yoktur.
Peki ya suçüstü halinde…
Hayır. Suçüstü halini gerektirmeden. Milletvekilliği döneminden önce veya milletvekilliği dönemi sırasında savcılar suçu öğrendikleri zaman soruşturmayı yapıp delilleri toplar. Ancak, bunlar suçüstü olmadığı için suçüstü yapılamaz ve dava açılamaz.
Peki örgüt üyeliği gibi suç olması halinde…
Örgüt üyeliği de olsa, milletvekili de olsa özel yetkili cumhuriyet savcılarının soruşturma yapmasına engel yoktur. Sadece tutuklanması ve bunun hakkında dava açmasında engel vardır. Cumhuriyet savcısı soruşturmasını yapar, evrakı TBMM başkanlığına gönderir.
Peki efendim Yargıtay üyelerinin dokunulmazlığı yok. Onlar da Cihaner gibi birinci sınıf hakim.. Onlar da tutuklanabilir mi?
Yargıtay’ın kanunu, özel bir kanun. Soruşturma izni Birinci Başkanlar Kurulu tarafından yapılıyor. Kurul, soruşturma açılmasına izin verirse bunun da kuralları var. Yargıtay üyesi kişisel bir suç işlemişse Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nda yargılanır. Bir suç isnadı varsa yürürlükteki genel ve özel yasalar çerçevesinde soruşturma açılması gerekir.
Özel yetkili bir savcı bir Yargıtay üyesini tutuklamaya sevk edemez mi?
Hayır. Özel hükümlere tabidir burada. Soruşturmayı da Yargıtay yapar.
Özel yetkili bir cumhuriyet savcısı bir Yargıtay üyesi hakkında soruşturma başlatsa ve tutuklama talebiyle mahkemeye sevk etse ve özel yetkili mahkeme de tutuklama yönünde bir karar verse HSYK’nın tavrı ne olmalı bu durumda?
Güzel bir soru bu. Bizim yargıda muhakkak ki bir takım yanlış uygulamalar olabilir. Neticede onlar da insandır. Hatta, Erzurum özel yetkili Cumhuriyet savcılarının diyelim ki yasayı yanlış yorumladılar ve hakkında soruşturma yapmamaları gereken kişiyle ilgili soruşturma yaptılar. Elimizde usul kitabı var. Burada, bu tür yargılama faaliyetlerinde yol ve yöntemi göstermiştir. Yargı, kendi hatasını kendi içinde çözer. İdari bir kurulun ‘sen yetki gaspı yaptın’ diye yetkilerini kaldırması sıkıntı olur. Bu arkadaşlarımız da yanlış da yapabilirler ama bunun usul ve yöntemi bellidir. Bizim başsavcı arkadaşımız tahliye de olabilir. Ama idari bir kurulun soruşturmayı şöyle yaptın, böyle yaptın senin yaptığın yanlış müdahalesi 20.55 ben 29 yıl kürsüde kaldım böyle bir şeyle karşılaşmadım. Bana göre bu çok yanlış bir uygulama olmuştur. 21.00 Hatta şunu duyuyorum, kurulun bir sayın üyesi, veya başkanvekili ‘bizim hala onlar kontrolümüz altında. İnceleme yapıyoruz. Bunlar, yereldeki arkadaşlarıma bir nevi baskıdır, onları vesayet altına alma kalkışmasıdır. Yüksek yargının yanlış kararla yıpratılmasında büyük üzüntü duyuyorum.
HSYK’nın kararının hemen ertesinden 4 savcı yetkilendirildi. Yeni yetkilendirilen Başsavcıvekili iddianameyi yazıp sundu ve mahkemede kabul etti. Bu durumda iddianameyi yazıp davayı açan yeni yetkili savcı da suç mu işlemiş oluyor?
Bütün özel yetkili cumhuriyet savcılarının soruşturma usulleri bu şekildedir. Yeni gelen arkadaşlarda hukukun üstünlüğüne inananlar yürekli çıkmışlardır. Onları da şahsen burada kutluyorum. Ben her zaman şunu söylüyorum. Yargıyı rahat bırakalım. Hakim ve savcılarımıza güvenelim. Ben güveniyorum. Tutuklayana da tutuklamayana da. Yargı yargıyı şikayet eder duruma geldi. Üzülüyorum, yargı yargıyı şikayet eder duruma geldi. Yargının verdiği kararlar siyasi olarak yorumlanıyor. Siz bunları eleştirince taraf oluyorsunuz. Biz kimsenin müttefiki değiliz. Biz anayasa inanacağız.
Efendim burada şöyle bir eleştiri yapıldı. HSYK cumhuriyet savcılarının yetkilerini elinden aldı. Ancak, tutuklama kararını veren hakimlerle ilgili bir karar vermedi. Bu kapsamda kurul hakim ve savcılar arasında ayrım gözetmedi mi?
Bu konuda benim özel bilgilerim var ama bu aşamada medya ile bunları paylaşmak istemiyorum. Geçmişte İstanbul’da önemli bir silahlı terör örgütü davası var. Orada da bir takım hakimleri görevden almak istediler. Kurul, buna cesaret edemedi. Burada da cesaret edemezler. Savcıyı alan, hakimi de alabilir. Bir anlamda ayrım yapılmış oluyor. Bir anlamda ayrım gözetilmiş oluyor. HSYK bırakın yetkisini kaldırmasını, açıklama yapması bile suçtur. HSYK suç işliyor. Görevde bulunan hakim ve savcıları rahat bırakmak gerekir.
Yetkisini aştığına inandığınız bir hakim veya cumhuriyet savcısı ile ilgili idari yönden nasıl bir işlem yapılabilir?
İdari yönden, görevi ile ilgili olduğu için 2802 sayılı kanunda bununla ilgili, bakanlığa suç duyurusunda bulunulabilir. Bununla tek yetkili müfettişlerdir. Bunun için de bakanın izni gerekir. Bu konuda HSYK nın da yapması gereken şuydu, adalet başmüfettişi gider, görevle ilgili incelemeyi yapar. Yargılama ile ilgili olduğu için ne disiplinle ne kovuşturma için mahkemeye gönderilir. Yeter ki bir kasıt tespit edilmesin.
Bu soruşturmada eleştirilen konulardan biri de 3. ordu komutanı orgeneral Saldıray Berk’in ifadesinin alınmadan iddianamenin hazırlanmış olması oldu. Görevi başındaki bir başsavcı tutuklanıyor. Oysa 1 numaralı sanık ifade vermeden yargılaması başlıyor. 17 yıla kadar hapis cezası istenen birinin ifadesinin alınması gerekmez miydi?
CMK’da iddianamede olması gereken veya soruşturma evrakında olması gerekeler yazılmıştır. Eğer Cumhuriyet savcısı, kamu davası açılmasını gerektirir delil bulmuşsa kamu davasını açar. Şimdi burada, sanığın ifadesinin tespiti yönünde farklı uygulamalar var. Burada demek ki Cumhuriyet savcısı o kişi hakkında kamu davası açılmasını açmasına yeterli belge delil olduğuna inandığı için davasını açmış olabilir. Burada çok özel bir durum varsa yeterli görmüştür.
Bu karar Yargının siyasallaşmasına neden olan bir karar mı?
Yerel yargıda böyle bir sorun yoktur. Ama yüksek yargıda böyle bir sorun vardır. Böyle bir iddia çok dillendirilmektedir. Hakim kararlarıyla konuşur. 37.14 Yüksek yargımızın başkanlarının, yetkilerinin adli ve siyasi konularla ilgili bildiri yayınlamasını ben şahsen tasvip etmiyorum. Siz kalkıp siyasi beyanlarda bulunursanız, hak etmediğiniz cevabı alırsınız. Yarın bunlar bize veya Danıştay’a gelecek.
Türkiye’de darbe tehdidi mi daha büyüktür irtica tehdidi mi?
Bülent Arınç, Yiğit Bulut’un sunduğu ‘Basın Kulübü’nde gazetecilerin sorularını yanıtladı.
HABERTÜRK TV Genel Yayın Yönetmeni Yiğit Bulut’un hazırlayıp sunduğu ‘Basın Kulübü’nün bu haftaki konuğu, Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’tı. Bülent Arınç, programda; Ciner Medya Grubu Ankara Temsilcisi Muharrem Sarıkaya, Sabah Gazesi Ankara Temsilcisi Okan Müderrisoğlu, Zaman Gazetesi Ankara Yayın Temsilcisi Mustafa Ünal ve Hürriyet Gazetesi Yazarı Metehan Demir’in sorularını yanıtladı.
Sanki sizin Ruhban Okulu’nun açılmasını istediğiniz gibi bir algı oluşmuş. Dünden beri bu konuda mailler geliyor ‘Ruhban Okulu açılmalı mı, açılabilir mi’ tam olarak ne demek istediniz?
Dün basında da yer aldı. Türkiye’de bulunan ruhani liderler ve cemaaat vakıflarnın temsilcileriyle Başbakanlık’ta bir toplantı yaptım. Ben Vakıflar Genel Müdürlüğü’nden sorumluyum. Cemaaat vakıfları da Vakıflar Kanunu içerisinde yer alan bir husus. Çok önemli bir çalışma yaptık. Bu konuyu hem cemaat vakıflarına aktarmak istedim hem de basına bu konuda bilgi vemek istedim. Bir taraftan da Lozan’da da tanımlandığı kadarıyla Türkiye’de azınlık diyeceğimiz statü itibariyle, gayrimüslim diyeceğimiz inanç itibariyle topluluklar var. Bunların kliseleri var, başlarında da papazları, patrikleri hahambaşıları var. Onlarla toplantı yaptık. Bulgar Klisesi’nin tesilcilerinden Keldani inancına mensup kişilerin başında bulunanlar dahil olmak üzere listesi de var Türkiye’de ne kadar varsa hepside oradaydı.
Yeni Vakıflar Kanunu 2008 Şubat ayında yürürlüğe girdi, onun geçici yedinci maddesinde cemaat vakıflarının kendilerine ait olduğunu iddia ettikleri gayrimenkuller varsa bunların beli bir prosedür içerisinde bildirilmesi ondan sonra da Vakıflar Meclisi’nin alacağı kararla bu hususun, vakıfların tapuya tesciline karar vermesi gerekiyorsu. 1475 müracat yapıldı. Bunlardan sadece 96’sı kanunun öngördüğü şartlara sahipti, biz bunların tesciline karar verdik, 900 civarında bilgi ve belge eksikti bunların tamamlanmasını istedik, bir kısmı zaten kendileri üzerindeydi bunları reddettik ve bir kısmı da şartlara uymuyor diye kabul etmedik.
Bu tabii geçmişten bu yana tartışılan bir konu 1971′de Anayasa Mahkemesi ‘Milli Eğitim Temel İlkelerine Aykırılık’ sebebiyle bu okulları kapatmış. Üzerinden 40 yıla yakın bir süre geçmiş. Bu toplulukların din adamı yetiştirmesi ve sadece Türkiye’deki kiliseleri için değil, yurtdışında kendilerine bağlı olan kiliselere de bu din adamlarını göndermesi açısından ruhban okulunun önemli bir görev yaptığını ve kapanmasıyla bundan mahrum kaldıklarını ifade ediyorlar. Geçmişten beri hükümetler, milli eğitim bakanlıkları bu konuda çalışmalar yapmışlar ve mevcut mevzuat içerinde de bu konuda izin verecek bir formül bulamamışlar. 1971 Anayasa Mahkemes’nin kararında; ‘din adamı yetiştirilecekse bu üniversitelerin bünyesinde yapılmalıdır’ diyor. Oysa patrikhane ve diğerleri de biz meslek adamı yetiştirmek istiyoruz din adamını da meslek adamı olarak görüyoruz bunun bir yüksekokul olamasına gerek yoktur diye karşı çıkmışlar. Azınlık da olsa bunlar Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları, burada doğmuş insanlar. Anayasamız karşısında Türk vatandaşları, yabancı değiller. Hepsi Türk uyruğunda Türk vatandaşı ve Türkiye yasalarına tabiiler onların dini taleplerini de dikkate almak durumundayız. ‘Biz bir topluluğunuz, biz bir cemaatiz bizim de taleplerimiz var, bu taleplerimizi hem Lozan’a göre, hem AİHM (Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi)’ne göre, hem Anayasal vatandaşlık kavramı karşısında sizin dinlemeniz, değerlendirmeniz lazım’ diyorlar haklı olarak.
Ancak şu anda yaptığımız çalışmalar ruhban okulunun nasıl açılabileceği konusunda önümüzde çok net değil. Bazı engeller var. Bu engellerin ‘ben yaptım oldu’ mantığıyla değil,ama mutlaka Anayasa ve mevcut mevzuat içerisinde sonuçlandırılması lazım.
Şahsen bence bu tür okullar din adamı yetiştirme ihtiyaçlarını karşılıyorsa bu talepleri haklı bulurum, bunun karşılanması gerektiğini düşünürüm. Milli Eğitim Bakanı da bu şekilde düşündüğünü belirtmişti, Sayın Başbakan da buna yakın bir konuşma yaptı, Sayın Başmüzakereci Egemen Bağış da aynı konuda görüşme yapıştı. Kaldıki AB ilerleme sürecinde de bu taleplerin sözleşme hükümleri gereğince karşılaması gerektiği düşünülüyor. Buna ben de katılıyorum. Ancak ruhban okulunun şöyle, şu statüde ve şu zamanda açalım deme noktasında değiliz.
Bazı hukukçular; ‘Eğer Ruhban Okulu açılırsa tarikat okullarının açılmasının da önü açılır’ diyorlar. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Tarikat okulları diye birşey zaten mevcut değil geçmişte de mevcut olmadı neyi kastettiğinizi anlamadım.
Yani diyorlar ki: ‘o zaman tarikatlar da kendilerine yönelik din adamı yetiştiren yüksekokullar açabilecek’ böyle yorumlanırsa.
Özel Öğretim Kurumları Kanunu’nda bir hüküm var, 625′dir sayısı ‘Özel Öğretim okulları askeri amaçlı ve dini eğitim amaçlı açılamaz’ diyor . Bugüne kadar da benim bildiğim dini eğitim amaçlı hiçbir özel okul açılamadı. Üniversitelerin yüksekokulları fakülteleri var ama bu bizim mevzuatımız içerisinde açılmış okulardır. Yani tarikat okulları da açılır çok uymayan bir yakıştırma gibi geliyor bana.
EMASYA Şubat başında kalktı. Sonrasında gündeme gelen iki konu var. TSK’nın İç Hizmet Kanunu 35. maddesi, darbeye dayanak teşkil ettiği düşünülen madde. İkincisi de Milli Güvenlik Siyaset Belgesi’ndeki İç Tetkik Değerlendirmesi’nde irticanın artık kalkıp kalkmayacağı konusu. En son 2005′te yenilendi, 5 yılda bir yenileniyor, bu yıl da yenilenecek. Sizin de üyesi olduğunuz Milli Güvenlik Kurulu çerçevesinde elden geçicek. Son günlerde çok konuşulan iç tehditlerden birinin artık irtica olmasına gerek yok paralelinden Türkiye’de irtica bir iç tehdit midir? İrtica tehditi var mıdır size göre ? Ya da aynı mantık paralelinde Türkiye’de darbe tehdidi mi daha büyüktür, yoksa irtica tehdidi mi daha büyüktür?
EMASYA protokolü üzerinde 10 seneden beri çok şeyler konuşuldu. Uygulamada görülen bazı aksaklıklar nedeniyle ve Sayın Genel Kurmay Başkanı’nın da onayıyla bu yürürlükten kaldırıldı. Adı üstünde bir protokoldü. Sanırım müsteşarlar seviyesinde imzalanmıştı. Ama il idaresi Kanunu, toplumsal olaylara karşı yönetim bakımından da valiye avantaj sağlıyor. Ancak yeişmediği yerlerde valinin talebiyle askeri birliklerin de toplumu yatıştırabileceği ya da burada güvenlik açısından çağrılabileceğini öngörüyordu. Ama protokolün uygulanması sırasında askerin de kendi inmsiyatifiyle böyle bir çağrıya da ihtiyaç kalmadan toplumsal olaylara müdahale edebileceği veya bununla ilgili çalışmalar yapabileceği konuşuluyordu. Artık bunu konuşmuyoruz. Çok güzel bir biçimde yani taraflardan birisinin de rızasıyla bu iş kalkmış oldu.
Tabii İç Hizmet Kanunu’nun 35. maddesi de geçmişten beri tartışılır. Hatta darbenin matığı içerisinde bu vardır. ‘Cumhuriyeti koruma ve kollama görevi’ni ancak bu şekilde yapıyor diyenler var oysa kanun metninden bunu çıkarmak doğru değil. Kanun koyucu bunu yaparken TSK’yı bir güç olarak icabında sivil hükümetlere karşı darbe yapabilir anlayışıyla böyle bir maddeyi koymuş değil. Buna ben kesinlikle inanmıyorum. Ama bu da konuşulurken tartışılırken birilerinin söylediği üzerinde durduğu hatta yaşanan bazı olaylar nedeniyle artık bu maddenin de kaldırılması gerekir ya da en azından amacına uygun bir şekilde değiştirilmesi gerekir diye söylediğini biliyorum. Bu bir rahatsızlık konusudur.Ama olaya düz bakarsakya da iyi bir düzlemde bakarsak buradan darbe sonucu ya da müdahale sonucu çıkmaz. Bu aslında Cumhuriyet’i korumayı bütün kurumlara verdiği gibi TSK’ya da vermiştir diye anlayabiliriz. Belki naif bir düşünce olarak kabul edilebilir belkide kanunun amacına uygun bir düşünce olarak da kabul edilebilir.Ama şu anda hükümetimizin böyle bir yasa değişikliği yapma hazırlığında ve niyetinde olmadığını düşünüyorum. Çünkü böyle birşey Bakanlar Kurulu’nda da görüşülmedi, Adalet Bakanlığı’nın da bu konuda bir çalışması yok. Ancak burada da muhattap olan kurumun ‘Evet bu yanlış anlamalara yol açıyor, bunun kaldırılması ya da uygun bir şekle değiştirilmesi uygun olur’ şeklinde bir talebi olursa iyi de olur. Güncel bir ihtiyaç olarak bu konu düşünülmüyor.
Yani TSK’dan talep gelirse daha olumlu bir hava oluşur daha rahat bir işbirliği yapılır anlamında?
Yani algılamalar öyle Aslında demokratikleşme noktasında TSK’nın bazı konularda öncülük yaptığını da biliyorum. Türkiye’de tartışılan yanlış anlamalara yol açan birilerinin sürekli TSK’yı yıpratmak için kullandığı bir argümandır bu.
Yani TSK’yı rahatlatır bu?
Bence rahatlatır. Ama Sayın Başkan bu konuda bir hazırlığı var mı, ne düşünüyor bilmiyorum.
Ben meclis başkanı iken 23 Nisan 2006′da bir konuşma yapmıştım. Birilerine göre demokrasi manifestosu birilerine göre de beni suçlayıcı bir konuşmaydı o.
Bir laikliğin demokratik ülkelerde olduğu gibi, Avrupa ülkelerinde olduğu gibi yorumlanıp uygulanması gerektiği konusu, bir diğeri de ‘Milli Güvenlik Siyaset Belgesi’ veya ‘Kırmızı Kitap’ veya ‘Gizli Anayasa’ denilen şey nedir, ben meclisin başkanıyım benim bundan haberim yok, demiştim hatta bir örnekte verdim; o tarihlerde sauna çetesiyle ilgili bir operasyon yapılmıştı ve bu kırmızı kitabın orada çıktığı söylenmişti yani bir çete operasyonunda elde edilen bir bulguyu ben meclisin başkanı olarak bilmiyorum. Bu konu sivil iradenin temsilcisi olan Meclis’de de konuşulmalı ve tartışılmalı demiştim. Bizim Milli Güvenlik Kurulu ile ilgili Anayasa Maddesi’nde sanırım 118 olması lazım, orda bu Milli Güvenlik Siyaseti’nden MGK’da görüşüleceği ve Hükümete bu konuda bir tavsiye kararı alınacağı şeklinde hüküm var. Hükümet 0′lı ve 5′li yıllarda bunun güncellenmesi konusunda bir görev sahibi. Ben bir hazırlık yapıldığını biliyorum ama MGK’ya bir çalışma gelmedi. Sanıyorum yıl sonuna kadar da bu iş için zaman var belki uygun bir zamanda Mayıs’ta-Temmuz’da bu konu gelir görüşülür karşılıklı olarak düşünceler ifade edilir.
İç tehlike dış tehlike derken bunların da güncellenmesi lazım. Şimdi Türkiye’nin komşuları, komşuları ile ilişkileri geçmişten bugüne hep kriptolu odalarda şuralarda buralarda muhafaza edilmiş, ama gelişmeler var. Biz bu komşularımızla diyelimki 2000 yılındaki Suriye ile 2000 yılından sonraki en azından şimdiki ilişkilerimizi karşı karşıya getirdiğimizde artık pasaporta bile ihtiyaç kalmadan gidip gelebilecek bir noktadayız. Komşularımızla sıfır problem yaşayan bir durumdayız. Yani eskinin geleneksel tehditleri ve korkuları bugün değişmiş durumda. Biz bunları yeni bir anlayışla ele almalıyız. Türkiye içerisinde de geçmişten bugüne irtica olarak gösterilen çok masum taleplerin artık yeri ve yurdu kalmadı. Mesela bu örtü meselesi; geçmişten bugüne brokratların eşlerinin başlarının örtülü olması, bunların hangi okullardan mezun oldukları, hangi dersanelere gittikleri, hangi televizyon yayınını izledikleri, hangi gazeteyi takip ettikleri bile.. özelikle 28 Şubat sürecinde herkesin bildiği konulardı. Ama şimdi daha demokratız, daha özgürlükçüyüz. Bu konularda ayrımcılık yapılmamasını, insanların tercihlerine daha çok saygı gösterilmesini, bunun bir tehlike değil aslında bütün demokratik ülkelerden farklılıkların bir zenginlik olarak kabul edildiğine inanıyoruz. Dolayısıyla orada ben bu güne kadar ne yazdığını bilmiyorum. Bugünkü anlayışımızla onları karşılaştırdığımızda inanıyorum ki farklı şeyler olacak.
Darbe tehlikesi var mı sizce Türkiye’de bugün?
Darbeyi yapacak olan kurum TSK olarak ya da ordu olarak gösteriliyorsa; çünkü güç onlarda, ‘Darbe tehlikesi var mı?’ diye sormak kadar ‘Darbe tehlikesi vardır’ ya da ‘Darbe tehlikesi yoktur’ demek de artık tedavülden kalktı. Yani ben bunu TSK’ya bir saygısızlık olarak görüyorum. Siz sorduğunuz için değil, herkes soruyor. Herkes sorarken de eski korkulardan ve endişelerden yola çıkarak ve bu günlerde ortalığa saçılıveren bir takım belge bilgi neyse adı kağıt diyelim bunlardan yola çıkarak söylüyorum. Ama ben TSK’nin artık demokrasi içerisinde seçimle iktidara gelip, yine seçimle gidilmesi gerektiğini ve artık 2010 yılı Avrupa Birliği ile müzakerelerde iyi bir nokta almış Türkiye açısından hukuk ve demokrasi standartını yükselttiğine inanıyorum. TSK da türkiye’de hem çağdaşlığın hem de demokratikleşmenin önündeki bugüne kadar bir çok engeli aşmıştır. Artık Türkiye için bu tür sorular artık güncel değil.
Ben de özellikle sordum, TSK ile Hükümet’in arasında sürekli bir kavga varmış gibi lanse edenlerin önünü kapamak için söyledikleriniz önemliydi. O yüzden sordum.
Karşılıklı güvensizlik ifade eden çatışmalar, davranışlar, krizler şunlar bunlar biraz daha büyütülüyor, üzerinde çok fazla konuşuluyor bence kurumların önyargılardan kurtulması gerekli, ben o konuda da çok mesafe aldığımızı düşünüyorum.
“Korsanı destekliyorum”
Tarık Dursun K, yayınevlerinin fiyatları düşürmesi gerektiğini belirterek ”Kitap fiyatları yüksek olduğu sürece korsanı destekliyorum” dedi.
Manisa’nın Gölmarmara ilçesinde bu yıl ilki düzenlenen Kitap Şenliğinde, yazarlar Tarık Dursun K. ile Aydoğan Yavaşlı, kitaplarını imzaladı.
Tarık Dursun K, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Gölmarmara’da umduğunun üzerinde kitap severle karşılaştığını, bundan memnuniyet duyduğunu söyledi.
Türkiye’de en karlı sektörün basım yayım sektörü olduğunu ifade eden Tarık Dursun K, şöyle konuştu:
”Çünkü Türkiye’de basım sektörü gibi yüzde 300 kar yapan hiçbir sektör yok. Ne zaman ki bu sektörler kar oranlarını makul bir fiyata indirecek, o zaman korsanın önüne geçilebilir. En çok okunan kitapların korsanda yer aldığı düşünülürse, kitap fiyatları yüksek olduğu sürece korsanı destekliyorum. Halkımız orijinal bir kitabı alıp okuyamıyor. 2,5 lira basım maliyeti olan 400 sayfalık bir kitabın halka sunumu en fazla 10 lira olması gerekirken, 25-30 liraya satılıyor. Halkın bandrollü kitap okuması için yayınevleri fiyatları biraz daha aşağı tutmalıdır.”
“PKK’lıyı himaye için hukukun ırzına geçildi”
CHP lideri Deniz Baykal hükümete yüklendi. CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, ”Hükümet senin ne işin var kardeşim hukukun içinde. PKK’lıyı himaye edeceğim diye hukukun ırzına geçmeye senin ne hakkın var” dedi.
Baykal, partisinin il kongresine katılmak için geldiği Erzurum Havalimanı’nda, partililer tarafından karşılandı.
Ardından kongrenin yapıldığı salona geçen Baykal, burada yaptığı konuşmada, gündemle ilgili konuları değerlendirerek, AK Parti hükümetini eleştirdi.
Deniz Baykal, Türkiye’de artık bir değişim, yenileşme ve taze başlangıç zamanının geldiğini belirterek, şunları kaydetti:
”Türkiye’de 8 yıldır bir siyasi parti iktidarda. Dünyanın en uygun döneminde iktidarda. Bütün ülkelerin büyük kalkınma yaptığı, hızlı ilerlemeler gerçekleştirdiği, refaha ulaştığı, sorunların çözüldüğü bir büyük barış, kalkınma ve zenginlik dönemi yaşandı. 2002′den başlayıp 2008′e kadar geçen dönem dünyanın en önemli ilerleme ve kalkınma dönemlerinden birisi olmuştur. Bütün ülkeler bunu değerlendirdi. Hatırlarsınız Arjantin vardı. 2001′de biz o krizi yaşarken, insanlar bankalara ve marketlere saldırıyordu. Ekonomisi iflas etmişti. Şimdi Arjantin o Arjantin değil. Kalkındı, toparlandı, büyük ilerleme ve refah artışı gerçekleştirdi. Brezilya şimdi dünyanın en hızlı büyüyen ülkelerinden birisi oldu. Hindistan bir yoksullar ülkesiydi. Şimdi ABD’den daha hızlı kalkınır hale geldi. Bize benzer bizim konumumuzda olan bütün ülkeler çok büyük ilerlemeler yaptılar. Türkiye de bu 8 yılı bir tek parti iktidarıyla geçirdi. Şimdi ellerinizi vicdanınıza koyunuz da söyleyiniz? Türkiye bu 8 yılda hak ettiği şekilde kalkındı, zenginleşti diyebilir miyiz?”
AK Parti hükümetinin Türkiye Cumhuriyeti tarihinin gelmiş geçmiş hükümetlerinin kullandığı paranın çok daha fazlasını 8 yılda kullandığını öne süren Baykal, sözlerini şöyle sürdürdü:
”80 yılda Türkiye’nin kullandığından fazla parayı, iki katından fazla parayı bu iktidar sadece 8 yılda harcamıştır. Yani Cumhuriyet döneminde kullanılan kaynağın iki katından fazlası bu iktidar zamanında kullanılmıştır. Ayrıca geçmiş hükümetler hep Türkiye’ye bir şeyler kazandırmaya çalıştılar. Fabrika yaptılar. Yatırım yaptılar, iş yerleri açtılar. Üniversiteler açtılar. Bunlar ne yaptı? Bunlar elde avuçta ne varsa sattılar. Yapmayı bırakın hazır varolanı sattılar. 80 yılda yapılanı, 8 yılda sattılar. Türkiye’de izlenen politikalar Erzurum’u da Anadolu’nun kökünü oluşturan kentlerimizi maalesef boynu bükük hale itmiştir. Mağdur etmiştir. Türkiye bu geride bıraktığımız 8 yıllık dönemi iyi değerlendiremedi. Türkiye’de ekonomi küçülmeye başladı. Büyüme dönemi bitti. Daralma ve küçülme dönemi başladı.”
-İŞSİZLİK-
CHP Genel Başkanı Baykal, Türkiye’deki işsizlik konusuna da değinerek, ”İşsiz sayısı Türkiye’de patladı. Dünyada en fazla işsizi olan ülke haline geldi” dedi.
”ABD, Türkiye kadar küçülmedi. İşsizlik orada Türkiye’deki gibi değil” diyen Baykal, şöyle devam etti:
”İşsizlik patladı. İktidar işsizlik nereden patladı bunun bile farkında değil. İşsizliği durdurmak istiyorsan önce yatırım yapacaksın. Tarıma, besiciliğe sahip çıkacaksın. Tarım, işsizliği emen bir sünger gibidir. Eğer ülkede işsizlik varsa, ülkede tarıma destek olacaksın. Sen tarıma desteği kesersen, tarım gerilerse işte o zaman işsizlik artar. Tarıma sahip çıkacaksın, tarıma sahip çıkmanın yolu da bellidir. Şimdi birileri çıktı hayvan ithalatı yapalım diyorlar. Sen Türkiye’de hayvancılığı desteklemeyi akıl etmeyeceksin, sonra fiyatlar arttı diye dışarıdan ithalat yapacaksın. Böyle şey olur mu? Hayvancılığı destekle. Şimdi bir destek projesi yaptılar. Diyorlar ki 50 baş hayvanı olana destek vereceğiz. 50 büyükbaş hayvan. Bu olacak iş değil. Bu göstermelik. Hayvancılığı destekliyorum demek için bunu ilan etmişler ama uygulaması yok. Kaç kişi 50 başın üstünde besicilik yapacak. Bürokrasiyle uğraşacak. Biz, CHP iktidarında hayvancılığa desteği 10 büyükbaş hayvana indireceğiz.”
Baykal, her şeyin ithal edilerek, tarımın bitirilerek, memleketin refaha ulaştırılamayacağını ifade ederek, şunları söyledi:
”Borç parayla bu işler döner mi? Bu politika yanlış. Sakın yanılma. Bu yanlış politikaya sakın destek olma. Bu memleketin evlatları bu memleketin şartlarının gerektirdiği kalkınma politikalarını koyabilir. Birbirimize destek olabiliriz. El ele verebiliriz hayvancılığı da tarımı da kalkındırabiliriz. Türkiye’de milyonlarca insan sıkıntının içerisinde ama bu sıkıntıyı yaşamayanlar da var. İktidar mensupları, iktidara yakın olanlar, iktidarın aile mensupları onlar bu sıkıntıyı yaşıyorlar mı? Onlar kredi kartı borçlarını ferdi kredi borcunu ödeyemeyenler arasında mı? Değil.”
-”TÜRKİYE’DE EKONOMİ ÇÖKTÜ İFLAS ETTİ…”-
Baykal, AK Parti hükümetini eleştirerek, ”Biz milli ve manevi değerlere saygılıyız. Bizim haramda gözümüz yok. Yetim hakkı yemeyiz. Biz, dürüst, ahlaklı, başkalarına saygılı, mütevazı bir yaşamı benimsedik. Öyle yaşayacağız diyorlardı değil mi? Parayla, pulla, haramla, ihaleyle bir işimiz yok diyorlardı değil mi? Elinizi vicdanınıza koyun söyleyin, bunların yola çıkarken söylediği maneviyata önem veren, dürüstlüğe, emeğe, alın terine önem veren, helali, yetim hakkını bilen bir anlayışla iş başında olduklarını söyleyebilir misiniz?” diye sordu.
”Türkiye’de ekonomi çöktü iflas etti ama bunlar da manevi iflas yaşadı” diyen Baykal, sözlerini şöyle sürdürdü:
”Bunlar da manevi olarak değerleri, hayat tarzları, anlayışları bakımından ciddi bir iflas yaşamışlardır. Şimdi bakıyorsunuz çiftçi perişan. Peki Ziraat Bankası ne durumda. Çiftçi perişan durumda Ziraat Bankası cumhuriyet tarihinin rekorunu kırıyor. 3.5 milyar kazançta. Ziraat Bankası kazançta. Erzurum köylüsünün boynu bükük. Böyle bir şeyi normal saymak mümkün mü. Ekonomi yüzde 6 küçüldü. İşsiz sayısı katladı. Bütün bankalar karda. Yani bugün izlenen ekonomi politikasının özü işte bu yanlışta yatıyor. İnşallah bir CHP iktidarında hem bankalar kazanacak, hem de Erzurum’un köylüsü, çiftçisi kazanacak. Kalkınma bir bütün olursa anlam taşır. Millet de kalkınacak. Bankalar da kalkınacak. Eğer bankaların kalkınması milletin zararına oluyorsa işte orada bir yanlış vardır. Kalkınma birleştirecek, bütünleştirecek. Ayrıştırmayacak.”
CHP Genel Başkanı Baykal, Türkiye’de yoksul insan sayısının artmasıyla birlikte milyarder sayısında da artış yaşandığına dikkat çekerek, ”Dünyada en hızlı milyarder sayısı artan ülkelerden birisi Türkiye. Türkiye’de yoksul sayısı da aynı şekilde patlıyor. Bu yanlış. İşte CHP’nin politikası, milletle kalkınma politikasıdır. Bu politikanın doğru uygulanabilmesi için de kalkınmayı tavandan bankalardan değil, tabandan milletten köylüden çiftçiden başlatmaktır” diye konuştu.
-YOLSUZLUKLA MÜCADELE-
Deniz Baykal, yolsuzlukla mücadeleye de değinerek, ”Türkiye’de yolsuzlukla mücadele ne boyutta, iyi gidiyor mu? Bakın TEKEL gündeme geldi. TEKEL’in bir tesisini 292 milyon dolara sattılar. Satın alan kısa bir süre sonra 900 milyon dolara devretti. Devlet kişiye sattı. Kişi Amerikalı’ya sattı. Aradaki fark, devletin milletin kazancı olmaktan çıktı. 292 milyon dolar neresi, 900 milyon dolar neresi” dedi.
”Telekom var, biliyorsunuz, Lübnanlı Hariri’ye satıldı. Öyle bir fiyata satıldı ki alan, taksidi yıllık karıyla ödüyor. Üstünü de cebine atıyor” diyen Baykal, şunları söyledi:
”Üstelik bunlar Telekom’u sattıktan sonra kurumlar vergisini 3′te bir indirdiler. 100 milyonlarca lira bu. Yani eskinin ifadesiyle trilyonlarca lira. Yani ne oldu bunlar kimin cebine gitti. Bunlar Hariri’nin mi cebine gitti? Yoksa Türkiye’de birilerinin mi cebine gitti? Bütün bunlar ne zaman ortaya çıkacak biliyor musunuz? Erzurumlu CHP’ye oy verecek. CHP iktidara gelecek ve işte o zaman bütün bunların hesabını hep beraber soracağız. Deniz Feneri olayını biliyorsunuz. Almanlar bunu yargıladılar hükme bağladılar. Bize de yazı yazdılar. ‘Siz de elebaşları’ dediler. İsimlerini verdiler. Bizde hala bir şey yok. Adamlar iddianame yazdılar. Yargılama yaptılar. Hüküm verdiler. Mahkum ettiler. Neredeyse sanıklar cezasını çekip çıkacak. Biz hala iddianame bile hazırlamadık. Nedir bunların imtiyazı. Eğer onlar CHP’li olsaydı onlar iktidara muhalif olsalardı böyle olur muydu? Bize yakışmaz tabi. Bizim insanlarımız böyle yolsuzluklar yapmaz yapamaz. Bütün bunlar iyi mi doğru mu milletin hayrına mı?”
-ANAYASA VE HUKUK DÜZENİ-
Baykal, Türkiye’nin bir anayasa ve hukuk düzeninin bulunduğunu belirterek, bu düzenin Türkiye Cumhuriyeti’nin bağımsız devlet olgusuyla birlikte şekillendiğini söyledi.
Mustafa Kemal Atatürk’ün, Türkiye’yi bağımsız bir devlet olarak kurarken bu temel anlayışlara sahip çıktığını ifade eden Baykal, şöyle devam etti:
”Şimdi bu anlayışlar doğrultusunda düşünün bizim kutsal sayacağımız, temel ilkeler var nedir o; bir, din siyasete karışmamalıdır, din ve siyaset birbirinden ayrıştırılmalıdır. Din sizin kutsal inancınız. Dinimizin bizim için büyük değeri var. Din kimliğimizin ayrılmaz bir parçasıdır. Bu kimliğimizi siyasetin bir parçası haline getirmeyelim. Caminin içerisine siyaseti sokmayalım. Dinde iman esastır. İtaat esastır. Teslimiyet esastır. Allah’ın birliği esastır. Şirk koşmak yoktur. Siyasette iman ve itaat mi esas, sorgulama mı esas. Yani (sen niye böyle yapıyorsun arkadaş) demek, (kimin çıkarına çalışıyorsun sen) demek siyasetin gereği değil mi?. Siyasetle dini ayırmak lazım. Bu konuda bu günkü iktidarın ciddi hataları var. Cami ve siyaset ayrılmalı. Türkiye’nin sıkıntısı buradan kaynaklanıyor.”
Baykal, ikinci temel ilkenin ise siyasetle kışlanın ayrılması olduğuna değinerek, ”Kışlaya siyaset sokmayacağız. Askerlik ayrı siyaset ayrı. Hiçbir siyasi anlayış siyasi kuvvetleri kendi anlayışına çekmeye yönelmemelidir. Eğer siyasetle ordu ilişkisi çığrından çıkarsa, Allah muhafaza Balkan savaşında başımıza gelenler olur. Bu konuda siyasetçilere çok büyük bir görev düşüyor” diye konuştu.
CHP Genel Başkanı Baykal, üçüncü hassas olunması gereken noktanın ise siyaset-mahkeme ilişkisi olduğunu ifade ederek, şunları kaydetti:
”Siyaset mahkemeye de girmemelidir. Eğer mahkemeye şu veya bu biçimde siyaseti sokarsak, bunun acısını hepimiz birlikte çekeriz. Yani mahkemeye çıkarken hiçbirimizin aklından acaba bu hakim hangi partiden diye bir soru gelmemelidir. Hakimlerle ilgili suçlamalar yapmaya başlarsan, kendine göre mahkeme kurmaya başlarsan, bana yakın hakim, sana yakın diye hakimleri mahkemelerin başına getirmeye kalkarsan ve başarırsan. Din-siyaset, ordu-siyaset ilişkisinde yaptığın yanlışı, hukuk-siyaset ilişkisinde de yaparsın. Bunun da çok ağır bedeli olur. Sen hükümetliğini yapacaksın mahkeme mahkemeliğini yapacak.
Habur’da ne oldu hatırlayın. Habur’da PKK’lı teröristler Türkiye’ye gelecekmiş konuşmuşlar pazarlığını yapmışlar. Geldiler sonra PKK’lılar üzerlerinde PKK’lı kıyafeti ellerinde afişler, pankartlar, Apo posterleri bir de mektup. ‘Geldik’ dediler. Peki sen PKK’dan ayrıldın mı? ‘Hayır ayrılmadım’. Peki pişman oldun mu? ‘Hayır olmadım ben PKK’lıyım’. Öcalan’ın talimatıyla geliyoruz’ dediler. Peki dedi devletin yetkilileri. Kim o yetkililer? Başbakanın gönderdiği MİT müsteşarı, başbakanın gönderdiği emniyet genel müdürü, Adalet Bakanlığı’nın müsteşarı, memleketin savcıları ve hakimleri. Cumhuriyet tarihi boyunca sanığın ayağına gitmiş bir mahkemeyi hatırlayanınız var mı? Nice sanıklar geldi geçti. Hiçbir zaman bir mahkeme sanığın ayağına gitmedi. Ne oldu seyyar mahkeme kuruldu çadır mahkemesi kuruldu. Çadır mahkemesi olur mu çadır tiyatrosu olur ama çadır mahkemesi olur mu? Çadır mahkemesi oldurttu. Kim oldurttu? Danıştay mı? Yargıtay mı? HSYK mı? Kim oldurttu kim?”
”Hükümet senin ne işin var kardeşim hukukun içinde PKK’lıyı himaye edeceğim diye hukukun ırzına geçmeye senin ne hakkın var” diyen CHP Genel Başkanı Baykal, şunları söyledi:
”Şimdi bunu yaşadık. Bu bir gerçek. Şimdi diyorlar ki Habur yetmiyor. Anayasa Mahkemesi’ni de Hakimler Savcılar Yüksek Kurulu’nu da biz tayin edelim. Meclis’te seçim yapalım. Anayasa Mahkemesi’ne kimin üye olacağını biz kararlaştıralım. Ya da hakimleri yöneten en yüksek organa, HSYK’ya biz hakim tayin edelim. Kim seçilsin? Milletvekili. Bugün parlamentoda 550 milletvekili var. Ben dedim ki 608 tane de bunlarla ilgili takibat var. Bunların sözcüsü bir değerli genel başkan yardımcısı çıkmış diyor ki 608 tane değil, 587 tane. Evet 587 dosya. Ama her dosyanın içerisinde birden fazla suç olduğu için ben de yanlış söylemişim, aslında 668 tane var. Bu ne demek, adam yolsuzluk, dolandırıcılık, evrakta sahtecilik, kalpazanlık yapmış, görevi kötüye kullanmış. Böyle bir tablosu olan bir Meclis, kendisini yargılayacak olanları seçip, tayin edecekmiş. Olan Türkiye’de adalete olacak, hukuka olacak. Anayasa Mahkemesi’ni de bunlar yapacakmış. Anayasa Mahkemesi yarın belki seni Yüce Divan olarak yargılayacak.”
